23 Aralık 2013 Pazartesi

uçmak istersem



rüyalarımdan çık artık.
senin gezegeninde kraterlerin bile üstü plastik korumalarla çevrili.

12 Aralık 2013 Perşembe

Yaşam Bölüm 1 Kapanış

kuzey yarımkürenin en çok üşüdüğü günlerdeyiz. Mevsimlerim değişti. En çok sonbaharı severken şimdi de kışı sever oldum. Küçücüktüm, 7 yaşında, ilkokul müsameresi, okumayı öğrenmenin o sevinci, sonbahardım ben.Kendi dünyasında mutlu bir çocuk.Başımda kahverengi,sarı yapraklardan bir taç- Perinur teyze yapmıştı, balerindi, sonraları çok şişmanladı,tek parça ve siyah bol elbiseler giyerdi,ufak tefek ve kederli bir kadın- annemin çocukluğundan kalma sapsarı bir elbise giyinmiştim. üzerinde boncuklar. Gözlerime neden mavi far sürmüştü annem? Kristal gibi kırılgan bileğime elbiseme uysun diye o sarı mika bileziği takmıştı. Mikrofonu ağzıma dayamıştım. "Kafanı kaldır kafanı kaldır" diye el kol işaretleri yapan okul müdürünün üzerimde yarattığı stresle mikrofonu daha da ağzıma götürmüş,belki de ilk kez birine o kadar öfkelenmiştim.ve şiir hala aklımda, hiç izi silinmeyecek bir diz yarası gibi,aklımdan gitmeyen bir loop.
Ağaçların yaprakları
Yavaş yavaş sararıyor,
Sonbaharın rüzgarıyla yere düşüp kararıyor,
Zümrüt gibi o yemyeşil çayır çimen leke leke
Gün geçtikçe biraz daha boyanıyor sarı renge
Bahçelerin dallarında yuva yapan bütün kuşlar,
Şimdi artık yağmurlardan korunacak yer ararlar
Ey sonbahar sen gelince leylekler de gitti artık
Sıcak ülkelere doğru kırlangıçlar yol aldılar
EY SONBAHAR, EY SONBAHAR
Sende bir güzellik var...
Bu şiiri kendi çocuğuma okuyacağım bir gün belki de...

Alkışlamışlardı. Alkışlar bitene kadar gözlerimi odakladığım o gri halıfleksten gözlerimi ayırmamıştım. Çok şey değişmiş. Artık öfkelendiğim insanların gözlerinin içine içine,bakışlarım zihinlerine işleyene kadar bakabiliyorum. Göz kırpmadan meydan okuyorum. Seri konuşuyorum. Okuduğum yüzlerce kitabın ruhları zihnimde fırdolayı dönüyor ve bana minnet borçlarını ödemek istercesine usta cümleler söyletiyorlar bana. Kitaplar...Kapakların içine gizlenmiş eşsiz dost ruhlar..
Son zamanlarda gün ışığı bitmeye yakın bir zamanda oturuyorum pencerenin kenarına. Gözlerim acıyıp harfleri birer leke olarak görene dek okuyorum. İçime çeke çeke,ruhumla kelimeleri emerek okuyorum. Ne kadar da açım ben hep. Hayata...Bilmeye...Arvo Part,Olafur Arnalds, Philip Glass,Jonsi&Alex,Max Richter...Yine dinlemeye doyamıyorum.
Yaşamımın önemli bir bölümünün kapanışını okumaya kıyamadığım kitaplar gibi yazıyorum aslında...Kendi kuracağım düzene hazırlanıyorum. Sevdiğim her şeyin ve herkesin kıymetini ta içimde duyumsayarak...Canlarımı,yaşadığım bu kenti,evimi,dostlarımı,sokakları,dilimi ve anılarımı bırakarak...
Bugün küçük bir öğrencimin dediği gibi...
                       "Çok kalmışsınız buralarda"
GİTMEK 
                           Bu vadideki karanlığı 
                        ve büyük soğuğu düşün 
                                              B. Brecht 
Gitmek. Bir hançeri inceltip 
Okyanusa daldırmak isteği 
Ya da düşebilmek atlasların 
Dışına ki ey kalbim 
Yalnızsın bu yolculukta da 
Gitmek. O kaos duygusu, aklın 
Sarsıntılarla yorgun düşüşü 
Bilincin kamaşması belki de. 
Rehin bırakılacak bir şey yok 
Unuttuklarından başka. 
Gitmek. Bir büyü gibi saran 
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış 
Düşlerdir ki sen şimdi 
Esirgeme kendini kalbim 
Kederin o derin yalnızlığından 
  
                        Ahmet TELLİ

Gitmenin en hazinli şiirini yazdığını biliyor mudur acaba Ahmet Telli?

Benim gidişlerim hediye paketlerine sarılı oysa ki, benim gidişim beyaz tüllerin içinde rengarenk kurulan hayallere uçmak. 
Benim gidişim kitaplarımı,anılarımı da yanıma alarak eş ruha kavuşmak.
Benim gidişim arkamda bıraktığım canlarımı kalbime ekerek gitmek.
Benim gidişim hep döneceğim kentimi kısa sürelerle sizlere bırakmak olacak aslında...

1 Aralık 2013 Pazar

mikser

Aralığın ilk günüydü. Aralık kalmış kapısından dışarı bakarak başladı günü. Yılın ilk karının kışın ilk gününe denk gelmesi sihirli bir durumdu. Üşüyen ayaklarına aldırmadan ceviz rengi parkelerin üzerinde yürüyerek banyoya geçti.Aynada kendine baktı. Bal rengi gözlerine, altın sarısı saçlarına baktı. solgun benzinde çizilmiş iki minik yelkenliyi andıran şekilli ince dudaklarına baktı.En son öpüştüğü günün tarihini anımsayana kadar aynadan kendine boş boş bakmaya devam etti. 20 Ekim dedi. Bu bilgiyi anımsamak için neden hafızasını bu denli zorladığını sorguladı,seviyordu zihnindeki kayıtları,yeni okuduğu bir cümle geldi aklına, kimisi hatırlanmak için yaşar kimisi de unutulmak için ölür. Hatırlanan mıydı yoksa unutulan mı? Seçimleri ne kadar belirleyiciydi? Herkesin biriciği olmak mıydı varoluş? Yoksa kendine seçtikleriyle kurduğu o ruhsal yalıtımı olan küçük krallığı mıydı önemsediği? Ağzında yuvarladığı listerine'i içinde deniz kabukları olan lavaboya tükürdü. Patronunun suratına da böyle tükürse ne olurdu acaba? Bu hafta ne kadar yoğun geçmişti. Toplantılar, insanlar, kendini anlatmalar, dedikodular...Konuşmamak ne kadar güzel bir şeydi bazen. Sessizlik detoksu. Çıplak ayak gezmeyi seviyordu. Dışarıdaki kar sessizliğini yırtan karga sesini duymak için penceresini açtı. Karşı evin balkonunda elinde dumanı tüten içeceği-kahve?- üzerinde çimen yeşili hırkasıyla duran komşusunu görünce huzursuzlandı. Odaklanmak isteği şiirsel bir anı bozan çimen yeşili bir kusur gibiydi. Pencereyi kapattı. Pikabın yanına gitti. Joan Baez dinliyordu günlerdir. Neden pikap dinliyorsun? diye soran o aptal kadını düşündü. Dudakları ve burnunun arasındaki mesafenin fazlalığı dikkatini çekmişti. Sütlü kahve içerken köpüğü kim bilir ne kadar uzun süre kalabilirdi o aralıkta. Sahi aralık ayında ne yapardı o kadın? Sıcak iklimleri özler miydi? "sesleri daha iyi duyabilmek için, teknolojinin sesin arasına bir sümük gibi yapışmasından hoşlanmadığım için " demişti.Kadın anlamak için çaba göstermiyordu. Kırmızı ojeli tırnaklarına bakıp manikür zamanını hesaplıyordu kafasında,sorduğu sorunun cevabını dinlemeye bile vakti yoktu. Seslerin çıtırdayarak pikap iğnesinin sivri dokunuşundan geçişlerini dinledi bir süre."La Llorona" bu şarkı onu 12 sene evvele götürmüştü, bir mayıs öğleden sonrası,güneşli otobanlarda yapılan kısa süreli bir yolculukta dinlemişti ilk kez bu şarkıyı. Uzaklardaki sevgilisini düşünmüş ve kalbinin heyecanını yitirdiğini anlayıp sesi daha da açmıştı. sesi açtıkça susar sandığı kalbi daha da yüksek sesle bağırmıştı ona. "YETER ARTIK" vadesi dolmuş aşklarla tozlanmış kalbindeki koleksiyonu düşündü. Geçmiş onu mutlu etmiyordu. Kendini ıssızlaştırmaya çalıştığı odasının kapısı aniden açıldığında aklındakilerin okunmasından korkarak panikledi. "Kahve yaptım sevgilim haydi gel" diyen sesi takip etti. Karşılıklı kahvelerini içerken aklında bir gece önce gördüğü rüyası vardı. Göl kenarında ahşap bir bank ve yağan karın sessizliğini yırtan bir karga sesi.

23 Kasım 2013 Cumartesi

5 Kasım 2013 Salı

mavi güneşin ninnisi

kalabalığın içinde eski zamanların bir kraliyet filminde kralın falına bakmaya gelen bir şaman gibi yürüyordu. Kafasından yerli yersiz çıkan siyah saçlar geniş alnına gelişi güzel yayılmıştı. Gözleri küçük,siyah ve yusyuvarlaktı. bakışları yaşından gençti. yüzyıllar önce yaşamış bir kabilenin gökyüzü haritasını andıran kirli sarı deri bir yelek giymişti. O ağır koku deri yelekten mi geliyordu yoksa az evvel beni kucaklarken üzerime sinen yoğun tütün kokusu muydu bilemedim ama o hiç gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Ah benim mavi güneşim mi gelmiş buralara? diyerek beni kucaklarken aslında onunla hiç böyle bir tanışma hayal etmediğimi düşünüyordum. Evet günlerce yazışmıştık onla. Aslında sahip olduğumuz tek şeyin hatırlama yetimiz olduğunu söylemiştim. O da bana hatırladıklarımı sormuştu...Rüya seansları bundan sonra başladı. rüyaları hatırlamak için baldan uykusunu yanan gözlere bırakmakta hiç sakınca görmeyip her sabah sevdiklerimin rüyalarını anlattıran bana ilk defa biri rüyalarımı sormuştu. Dahası "3 tane rüyanı bana yaz, sonra sana bir rüya paketi hazırlayacağım" demişti...İşte onunla böyle tanıştık... İlk selamım, in lak ech idi. Ben neysem sen de o'sun, sen neysen o benim. O biliyordu bunu. Hiç kelimelere girmeden Kızılderili ninnileri ve yazdığı masalları yolladı her gece. "Şimdi sevdiğin bir mumu yak ve bunu dinle" uyandığında rüyanı bana yaz deyip tatlı düşlere emanet etti beni gecelerce... İsmimi mavi güneş koydu, onun için benim ruhum maviydi, cevaplarının anahtarı ve gününün üstüne örttüğü mavi bir ilhamdım onun için. Benim içinse,birbirine akışan iki zihne verilebilecek en büyük ceza bedenlerin birbirini görmesiydi.Bunu beni görmek istediği gün tek ve net bir cümle ile söyledim ve o da sevgiyle bana hak verdi. Bir gece çok korkmuştum.- korkuyorum bazen bu aralar evet- Giriş yapmadan konuştum...Soru sorma, sadece kurtar beni bu sanrıdan dedim. Bir başka masal anlattı bana. Zan ormanlarında kaybolan bir çocuğun masalı...ZAN'larından kurtul dedi ve üstümü bir başka masalla örterek gece boyu ruhumun başında bekledi. Uyandığımı duymuştu. Çok kereler duydu. Kalabalığın ortasında beni görünce sımsıkı kucakladı. Ah benim mavi güneşim,ah benim mavi güneşim sen mi geldin diyerek...Kişisel mesafe tutma alışkanlığım bu ani yakınlaşmadan tedirgin olmuştu. Elimden tutup beni çekmesine izin vermedim. Yazdığı kitapların standına götürdü beni.Coşkuyla elime kitaplarını veriştirdi. Bunu da al bunu da al diyerek. İmzası iç değişmiyordu. Sevgili E'ye... önce,sonra ve şimdi için hep merhaba... S.T Gözlerime baktı. " kitabını ben basmak istiyorum Küçük Hanım, eğer bana izin verirsen tabi" diyerek gülümsedi. "olamaz mı? olabilir" dedim içimden. Aldığım onlarca kitapla 10.salondan çıkarken aklımda yepyeni kurgular ve kulaklarımda hiç durmadan bana ninni söyleyen Kızılderililer vardı.

29 Ekim 2013 Salı

savage om.

23 Ekim 2013 Çarşamba

zen misin bana yan bakan?

rüzgar yarıp geçiyor engin göğü,bulutlar doğuyor dağlardan,aydınlanma hisleri,dünya işleri mevzu bahis değil. Keizan Jokin Pass Them By by Agnes Obel on Grooveshark

22 Ekim 2013 Salı

Beni ağırlaştırmayın

merhaba seyirciler...sizlere oynarken bazen kusursuzmuşcasına davrandığımın farkındayım. Zaaflarımı okurken sanki biraz daha derin ve rahat bir nefes alacakmışsınız gibi hissediyorum bazen. Ya da bu sadece basit bir bilinç yanılgısı.Öyle ya, bazılarının zaafları bizi besler bazen. İnsanız çünkü. Yazıma başlamadan önce kendime bir papatya çayı yaptım.Bu aralar çok sık aklımı oynatacak gibi oluyorum. Orman meyveli falım sakız ve Mogwai dinlemek filan hiç bir şey kesmiyor.Soluğumu kesen bir şey var o da zihnimdeki ses. Korku. Mahvetme korkusu. Başa dönme korkusu. Uçuruma gidip gelmeler teranesi. Basit olmak istiyorum. Hafif. Sabrina gibi. Hangi yatakta olursa olsun kıvrılıp uyuyabilen bir kedi gibi olmak istiyorum mesela. "Where I lay my head is home" diyebilmek. Ormanda yürürken baldırıma bir kenenin yapışacağını düşünmemek. Beden ağrılarını küçümsemek mesela...Bir gün ünlü bir müzisyenle oturmuş kahve içiyorduk. Gitar çalmadan ve beste yapmadan yaşayamam dedi. Sonra vertigosundan bahsetti. Bedenindeki sinir sıkışmalarını anlattı. "Kollarım...Kollarım bir ceset gibi hissizleşebiliyor bazen" dedi. Bunu çok iyi anladığımı belirttim ve boynumdan kollarıma yayılan ağrıdan yakındım. Durdu. "Sallasana kolunu şöyle,şıkır şıkır sallasana" dedi. "Just sleep" diyen Japon maratoncu gibi.Her şey bir anda kolay bir anda amma da zor dedirttiren anlardan biri. Bazen benden tedirgin oluyorlar farkındayım. Şu sıralar yaşanan talihsizliklerimi nazarla bağdaştırma eğilimleri bitmek bilmiyor.Oysa ne demiştik? Bizim yarattığımız dünya bizim çağırdığımız insanlar bizim kabul ederek yaşadığımız şeyler. Manyak mıyız lan biz? Bu hasta dünyayı o çirkin kara çarşaflı kadınları biz mi yarattık? Ya da ben mi yarattım? Bunları okumanızı ben mi seçiyorum? Papatya çayı içmek istiyorum der gibi seyircilerimi mi seçiyorum? Özgürlük bavulunu toplayıp gitmek sanırdım. Özgürlük gittiğin her yere götürdüklerine doğru karar vermekmiş. Hafif bir zihin mesela. Korkusuz bir beden. Bunları yanına aldıktan sonra sevdiğim insanlar daha da melek oluyor. Korku bedeni denen şey ise zamandaki kronik tatminsizliğe götürüyor beni. Bir çözümü olmalı dedikçe daralıyor alanım. Karadeniz'e yaptığım gezide tepelere keçi gibi tırmanan H. nin ardından ben de koştururken bir anda yuvarlanmaya başlamıştım. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde bütün beden ağırlığımı tutunduğum bitkinin köküne bırakmıştım. Bitki ısırgandı. Halüsinatif bir algı sardı bedenimi. Ellerimden başlayıp tüm bedeni zonklatan bir çan titremesi gibi. Alev alev yanan avuçlarımın ısısı tüm bedenime yayılmıştı. Düşerken çözüm olacağını düşündüğüm şeye tutunmuştum ve o bir ısırgandı. Alan daralması böyle bir şey işte. Medet umulanın seni yüzüstü bırakması.Kafada cadıların en büyülü kazanı. Ey zihin.Annem hep ipliğin ucunda olduğunu söylerdi. Yine haklıymış...Sevgili seyiciler...Beni ağırlaştırmayın. Bu kez ruhumun hafiflemesini dileyin. Size karşılığını öderim. The Mighty Rio Grande by This Will Destroy You on Grooveshark

6 Ekim 2013 Pazar

aynıyet aynıet

aynı fikirde olmadıklarımızı severken zorlanırız. aynı fikirde olduğumuzu düşündüğümüz kişiler fikirlerini değiştirirse hayal kırıklığına uğrarız. aynı fikirde olduğumuzu düşündüklerimize kahve yapmak eğlencelidir. aynı fikirde olmadıklarımıza bir şeyler anlatmak yerine çok alakasız işler yapabiliriz. aynı fikirde olmadığımız insanların yanında tırnaklarımızı koparma ihtimalimiz daha yüksektir. aynı fikirde olmadığımız insanlarla sokağa çıkarken giyinmek eziyet gelir. aynı fikirde olduğumuz insanla gidilen her yer sihirlidir. aynı fikirde olduğumuz insanla beraber fotoğraf çekmek bir şehrin tüm sokaklarını yeniden yaratmaktır. aynı fikirde olmadığımız insanların çektiği bütün fotoğraflar kusurludur. aynı fikirde olmadığımız insanla beraber müzik dinlerken başkalarını düşünürüz. aynı fikirde olduğumuz insanla müzik dinlerken hayal kurarız. aynı fikirde olmak egomuzu besler. ayrı fikirde oluşlar bize insan olduğumuzu çok daha keskin çizgilerle altını çizerek hatırlatır. neden bunları yazdığımı henüz anlamış değilim. ayaklarım üşüdü. hepsi bu.

Words Are Dead

28 Eylül 2013 Cumartesi

27 Eylül 2013 Cuma

Closer



Ah..
Bazen nedenini bilmediğin ve anlamadığın bir şekilde elin ses düğmesine gider.İlk kez dinlediğin bir şarkıdır ama volüm ne kadar yükselirse yükselsin kısık kalır.
Özlemekten genzi yanmış bir adamın ve ağlarken uyuyakalmış bir kadının sesinden öte ne tüylerini ürpertir?
cevabı yoktur bazı şeylerin...tam o sırada,o tıkanıklıkta,o düşüncelerin karanlığında yaşanan boğuşmacada benliğinin bir köşesinden yağmur yağmasını dilemek geçer.sonra da ne olur biliyor musun? yağmur yağar.

10 Eylül 2013 Salı

Tanrı,Anne.

EN sevdiğin mevsim geldi.Ben neler yapıyorum. Ah nasıl da omuzlarım düştü rimellerim aktı dün gece. Ah nasıl da korktum ben bir çocuk gibi...Annemin yanına koştum.Ilık koynuna girip göz yaşlarımı kalbine doğru bir ip gibi akıttım.Anne kokusuyla sarmalandıkça yumuşadı yanaklarım...Kabuslardan geçtim sana geldim dedim.Yanına yatırdı beni.Sihirli ellerle şifa verdi bana.Sonra o büyülü tülbenti örttü gözlerime."Bu sihirlidir,uyku serpecek gözlerine" dedi...Anneler hep doğruyu söyler biliyor musun? En çok kızdığında bile en doğruyu söyler. Peki beni sınamaların bitmedi mi ey Tanrı? Beni neden korku topraklarına saldın yine?

18 Ağustos 2013 Pazar

kuytunu bul

Yazarız ve sileriz bazen. Çünkü hayat böyle.Seyircimize göre oynuyoruz.Seyirci bize soru sorsun istemiyoruz bazen.Neden?Neden bunu yazdın?Yoksa?...ile başlayan sorular biliyoruz ki bizi açık denizlere götürecek ve soruların elleri bizi o denizde boğacak. Ağlamak için en güzel yerlerden birisi uçaklardır.Gözlüğünü takarsın,içkini istersin-ki muhtemelen benim için bu tek buzlu bir viskidir-sonra telefonunun şarjı yoksa uçağın müzik kanallarına mahkum olursun.Tıpkı benim gibi... Sevgiliden ayrıldıktan sonra uçakta dinlenilmemesi gereken şarkılar listesine bir şarkı daha eklenir. Bir süre ağlarsın.En kötüsü ise bir sevgiliyi bir daha ne zaman göreceğini bilemeden bir başka ülkede bırakmaktır.Boş bir patates çuvalısındır sen aslında o koltukta sinmiş...Viski içebilen,müzik dinleyebilen ama içi boş bir patates çuvalı. Fotoğraflar anları dolduran ve havada asılı kalmış zaman kırıntılarıdır. Fotoğraflar gözlerin ve belleklerin deja vu'sudur. Yine de yazmak lazım.Yazman lazım.Gerekirse seyircinin olmayacağı gizli sahnelerinde oynamak için bile olsa yazman lazım. Satır aralarının da konuştuğu anlardır aslında bizi özgür kılan bazen. Yanılıyor muyum?

16 Ağustos 2013 Cuma

altıbiron

bir harp melodisi sırasında bana söylenmiş mırıltı: bir tek gamzen yenebilir o yapay direnişi besleyen iç korkuyu...

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Gülümse


Gülümsemek.Yazılarımda çok kullandığım bir fiil. insanlara en çok yakışan eylem gülümsemek bence. İnsanlar ve aklımda kalan gülümsemelerini yazmak istiyorum.



Kişi1: su birikintilerinin üzerine yansıyan görkemli ağaçların elimdeki eski analog makine ile fotoğrafını çekerken gülümseyerek beni izliyordu. Birikintilerin üzerinde paçalarımı sırılsıklam ıslatana kadar dans ettim.Yağmur başlamıştı. Koşarak yanıma gelip bana sarıldı. Yanaklarımı sıkarak yüzümü yüzüne çevirdi. Kalbiyle gülümsüyordu sanki. Yakınlarda minik bir tavernaya gittik. Ben yağmuru seyrediyordum o ise beni. Hala gülümsüyordu. Kişi 2: Bordo koltukta oturup beni dinliyordu. İş hayatımın, çocukların bana öğrettiği şeydi anlatmak...Giderek kendimi anlatmakta daha yetkin hale geldiğimi hissediyordum.İlk defa beni eleştirmedi.Yüzü çok güzeldi.Pembemsi.Gülümseyerek keyifle karanfilli sigarasını içiyordu.Sevincimden ruhum bile gülümsedi o anda. Benimle gurur duyuyordu.Sürekli gülümsüyor,ağzımdan çıkan her kelime onu keyiflendiriyordu. Kişi 3: Cennete giden küçük meleğimin bana olan aşkını ona anlatırken gülümsüyordu. Başında fötr bir şapka vardı. Haliç nehrine bakan ev biraz soğumuştu. Masada marzipanlı çikolata ve rakı bardağına doldurulmuş viski vardı. Last fm zeki müren radyosu çalıyordu ve erken gelen bir kış akşamı daha üzerimize çökmüştü. Kişi 4: Dilini hiç anlamadığım halde yüzüme bakarak konuşuyordu. Sonra ellerini açarak "dictionary "dedi.Bir sözlük alıp biraz pratik yapmamı ve bir daha ki görüşmemizde benimle Yunanca konuşmak istediğini söylerken gülümsüyordu. Cam mavisi gözleri ile gülümsüyordu hem de... Kişi 4: Mavi mi Yeşil mi diye sormuştu.Ben yeşil demiştim.Bu yüzden bir ormanda buluştuk birbirimizi ilk görmek istediğimizde. O ormanın bir ucundan başlamıştı, ben de diğer ucundan. Bir tane kırık köprüyü geçtikten sonra karşımdaydı. Gece mavisi bir eşofman üstü giymişti. Hiç konuşmadan ellerini ellerime kenetledi ve öylece bir süre kaldık. İkimizin de gözleri kapalıydı. Gözlerimizi aynı anda açınca kulaklıklarımızı değiştirdi. İkimizin de o anda aynı şarkıyı dinliyor olmasının o tuhaf rastlantısı onu gülümsetmişti. Gökyüzüne bakarak gülümsüyordu. All Angels Gone "Stephen H." çalıyordu. Kişi 5: Yüzlerce kamuflajlı asker bir meydanda toplanmış ve uzun zamandır görmedikleri aileleri ile kucaklaşıyorlardı. O,ortada sanki kaybolmuş,unutulmuş gibi duruyordu. Etrafına bakınıyor ama beni göremiyordu. Giderek yaklaşıyordum. Beni görünce yüzü aydınlandı.Bir melek kadar güzel gülümsüyordu. Kişi 6: Bir çuvaldan yaptığım elbiseyi üzerine giydirirken Cutten Eye Joe mu çalıyordu yoksa Push The Tempo mu bilmem. Çok güzel gülümsüyordu. Bir çuvalın içinde böylesi gülümseyen başka bir insan görmedim ben. Kişi 7: Küçük bir bebeğin doğumundan itibaren her gün 1 sene boyunca çekilmiş videosunu izlerken elini çenesine dayamış gülümsüyordu ve "senin bebeğin bundan daha güzel olur" diyordu.

Kim Ki Duk- Pieta

20 Temmuz 2013 Cumartesi

bazen olmazlar olur,yan kapıda seni bulur

sis çökmüş sandım ki duman olmuş, göğüslerin terden sıcak olmuş, kar örtmüş vagonun içinde, çantanda ben baykuş. gece gibi ısırıyor soğuk seni, uyan artık, gece gibi uğulduyor soğuk sana, boyan artık. F!: Hikayede hiçbir zaman bir araya gelemeyecek unsurlar var. Balina ve Baykuş! Nedir imkansızlık ve kavuşamama? B: Herkesin şahsi olarak kavuşamama ile ilgili durumları var tabii. D: Benim yok galiba. B: Balina ne kadar garip bir varlık değil mi? O kadar büyük bir memeli. Hem de yüzüyor! F!: Birkaç haftadır. The Owl şarkısıyla uyuyorum. Büyüleyici bir huzuru ve aynı zamanda huzursuzluğu var. Nedir hikayesi şarkının? B: Arabayı kullanmayı yeni öğrendiğim bir dönemdi. Aslında fazla hatırlamıyorum da. Beykoz da bir orman yolunda sislerin içinde ilerlermeye çalışıyordum. Kar vardı… Bu kadar. http://www.futuristika.org/123-olu-bir-baykusla-yolculuk/

19 Temmuz 2013 Cuma

bir rüzgar

Akşam üstü güneşi ve Dvorak. Duvarda perdelerin gölgeleri. Kızıl renkler. Sabaha karşı rüyamdaydın. En son beni rüyanda ne zaman gördün? Dün gece balkonda otururken aklından neler geçti? Sana birisi haksızlık yaptığında nasıl davranıyorsun? İnsan içinde yalnızlaştığında sen de bir sigara yakıyor musun? Bilirsin aslında çok soru sorarım ama...Şimdi değil. Uyurken bir deniz sesiyle uyanacaksın. Belki de bu gece rüyanda sana mektuplar okuyacağım. Uyandığında gülümseyeceksin. Kelimelerin de sesleri vardır.Yoksa bu yazdıklarımı tekrar tekrar okumazdın. Sahi sen kendini nasıl anlatıyorsun? Yazıyor musun? Düşündüm de en sonunda yüreğime ektim seni demişti R. bir gün bana. Farkında mısın? Yaşlanmaya başladık. Artık anıların bizi uzaklara daldıracağı yaşlara geldik... Şimdi tek buzlu sek viski vakti. Kalplerimizde burbon tadı bırakanlara içelim. Mütemadiyen kontrol edişlere,kontrolsüzlüğe ve bizi anlamayanları dövmek isteyişlerimize... Lütfen bu şarkıyı dinlerken yanında kimse olmasın. Seni acıtmaya değil, kendimi anlatmaya geldim.

7 Temmuz 2013 Pazar

Diren

Belki de yazmalısın dedi E. Derdim varken genellikle yazmaktan uzak durup zamanın üzerinden geçmesini beklemekte olduğunu anladım. Sessizce. Telefonlardan uzak durarak,insanları eğlendirmekten bıkkın bir şekilde sadece çok sevdiklerimi üstüme örterek beklemekteyim.Temmuzun sonu gelene dek hepsi bitecek gibi hissediyorum.Kitaplarım ve bir kutu çikolata ile sessizce yatıyor, ara sıra kalkıp bir sigara içiyor sonra yine odama çekiliyorum. Bana ağır bir travma yaşatan doktoru da yazmak istiyorum.Odasında güzel müzikler dinleyen ve Game of Thrones un film setinden fırlamış bir aktöre benzeyen o doktoru...Nedense güven vermesi için zorladım kendimi.Oysa geçirdiğim operasyon sırasında beni bir türlü uyutamadı. Bir fili uyutacak kadar enjekte ettiği morfin hiç bir işe yaramayınca ağlata ağlata,bağırta bağırta işini gören o doktor...Kollarımı tutan o esmer hemşire.-elleri sıcacıktı ve gazlı bezle gözyaşlarımı ve sümüklerimi siliyordu durmadan-...Ben ağladıkça doktorun direktifleriyle durmadan bana morfin verdi o hemşire...İçimden sürekli sayı saydım.Saydıkça çoğaldı sayılar.Saydıkça bilincim daha da açıldı.Sonunda teslim oldum sessiz sessiz iç çekerek.Annem buraya girse beni böyle görse nasıl çıldırırdı diye düşünerek biraz daha ağladım.Tıpkı bir kara kutu gibi bütün diyalogları içime hapsettim ve sonra sadece sustum. Dakikalar sonunda bedenimle işini bitiren doktor,bir tecavüzcü gibi yüzünü yüzüme yaklaştırıp "İyi misin? Bitti işin " dedi. Evet işim bitmiş gibiydi. Apar topar kalkmaya çalıştım. Yatırdılar tekrar. Sonra bayılmamış bir hastayı ayılma odasına götürdüler. Dosyamı verin ve beni buradan çıkarın hemen dedim,çıkardılar.Ağlama sesimi duyan ablam ve annem ameliyathanenin cam kapısını yumrukluyorlardı. Çıkınca o tatlı sıcak huzur sardı beni. Güvendeydim.Daha da koyverdim.Bitmişti işim. Bir süre sonra yanıma gelen doktor çıkışta bir sergi açılışının kokteyline gider gibi giyinmişti. Anti depresan kullanmam gerektiğini salık verdi. Direncimin çok yüksek olduğunu ve bu direnç eşiği ile kendime zarar verebileceğimi söyledi. arada sırada şalteri indirmeliymişim. bu kadar direnmek iyi değilmiş.Bedenimin ve kilomun kaldırabileceğinin 4 katı kadar fazla morfin vermişti ve ben değil uyku hali, en ufak bir rahatlama bile duymamıştım. 5 yıldızlı otel görünümlü o lanet olası hastane tıpkı bir işkence yuvası gibi üstüme üstüme geliyordu.Hiç beklemeden çıktık. Herkes şok içindeydi. Doktora kızmalar, şikayetler...Tek istediğim evime gidip sade Türk kahvemi içmekti.Öyle de yaptım. Annemin şifalı ellerinin enerjisinin verdiği rahatlama ile ağlaya ağlaya uyudum. Kendi yatağımdaydım. Kabus bitmişti. Lanet olası anti depresana da başlamadım. Diren...Son zamanlarda hep direndik zaten...Bu da geçecek elbet.

26 Haziran 2013 Çarşamba

öhö

Sessiz kaldığım süre boyunca bir çoğunuz gibi çok az uyudum,çok yürüdüm,çok durdum,çok sövdüm,çok güldüm,çok şeyler öğrendim,çok ağladım ve bağzı çok şeyler oldu... redhack değil ama başka birileri twitterımı hackledi. 2009dan beri yazdıklarım bir anda başkalarının elinde piç oldu. Twitter destek ile gün içinde yeri geldi sevgilimden daha çok yazıştım. Şimdi ne mi oldu? birincisi yeni twitterım var,henüz cilveleşleşme dönemindeyim, ikincisi "Duruyoruz" işte. Fişimiz takılı.Havalar ısındı. Sağlık sorunlarım ısınan hava ile beraber azdı kudurdu. Sevmiyorum ben artık yazı. Oturduğu yerde terlemiş göt izi bırakmayı kim seviyorsa alsın yaz onların olsun. Bu sene umuyorum ki rotamda kuzey rüzgarlar esecek. Ege ve Akdeniz sizin olsun. Kolumu bacağımı balon gibi şişiren sivrisinekler de sizin olsun. Oturun beraber karpuz yiyin. Karpuz demişken...Korkunç karpuz-peynir severleri görmek bile istemiyorum.Bu tuhaf ikiliyi ne olur evinizde tüketin. Sevgili B. sayesinde şu günlerdeki en güzel keşfim muhteşem mezeleri ve ara sıcakları olan Façyo'yu keşfetmiş olmam.Bu sıcak ve vıcık yaz gecelerinde bir çok buluşmanın adresi olacak bu mekan. Rakım her zamanki gibi Tekirdağ altın serisi. Sek. Çift Buz. Zeki Müren çalar mısınız diye sordum hiç mızmızlanmadan taş pikap Zeki şarkıları çaldılar. Biz yine politikadan başladık aşkla bitirdik sohbetimizi. Biliyor musunuz? Planlar hep değişir.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Mia Doi Todd- Spring



ve bazı şarkılar canını acıtsa bile güzeldir.

Mood Indigo ve Boris Vian'a saygı.



sonunda beni çok ama çok mutlu eden bir filmim daha oldu.
Sevgili C.
Benim sürekli Colin olduğumu söyler durdun. Eski maillerini okudum. Colin'im diye başlamış Chick olarak imzalamışsın mektuplarını. Dünyanda bana bu kadar güzel bir yer verdiğin için teşekkür ederim.
Sevgili Okuyucu,
Cebindeki küçük deftere kalbindeki en büyük mutlulukları yazma vakti. Lütfen yaz. Bana da yaz. Oyunlarını anlat. Renklerini giydir kelimelere,süsle püsle ve uçur.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Çok bıktım

Bazı şeylerden çok bıktım. Mesela üzerimizdeki şu baskıdan. Darbeci değildim darbelendim alkolik değildim alkolik edecekler beni. Mızmız yaşlı adamlar gibi pencere kenarında oturup sayıp sövmek istiyorum.Akşam rakı masasında oturuyoruz.Kadehler tokuşuyor.Suda yüzen prezervatifleri sayıyoruz.Yasakçı toplumun en islami bölgesi sayılabilecek yeri Üsküdara çok yakınız.Bu prezervatifleri kim kullanıp atıyor acaba diye düşünüyoruz. Nefes almayan zihinler,şehvetle yalanan badem bıyıklar.Batı'nın yasaklarını kendi kulbuna uydurup bizlerin önüne ısıtıp koyanlar. Bacak arasının en çok tartışıldığı ülkelerden biriyken ahlaksızlık denen şeylerin alkolle sınırlandırılması ve tecavüzün artık neredeyse bir suç olmaktan çıktığı canım ülkemde gün be gün bir şeylerin değişiyor,geriliyor ve anlamsızlaşıyor olması sizi bilmem ama benim fena halde canımı sıkıyor.

19 Mayıs 2013 Pazar

Kişisel web sitem-My personal website

https://elayegenphotography.wordpress.com/

sarah blasko

bu kızın sesinde çok tuhaf bir şey var. saçımı okşayarak uyutan bir melek gibi içimi yumuşattı. heyecandan ağlayan bir aşık gibi tüylerimi ürpertti.

16 Mayıs 2013 Perşembe

bless me

Bugün yüzerken uzun zamandır dinlemediğim bu müzik çalmaya başladı.mp3 çalarıma bu şarkıyı ne zaman eklemişim onu bile hatırlamıyorum. Havuzun mavi derinliğinde kendi gölgemi yakalamaya çalışırken, kendimi bir balinaymışçasına özgür hissederken bir anda tanıdık bir melodi başladı. Bu şarkı başladığı an,yine aklıma geldin sevgili K. Belki bugün mesajlaştığımız için. Belki de sana hep hayran olduğum için. Üniversite yıllarımda hayatıma girişin. Siyahlar içinde koridorlarda dolaşman.Az konuşup çok düşünmen. Büyücü annen ve rahip baban. Her zaman mesafeli duruşun.Şimdi ise "hala aklımdasın işte, eski dostumla yazdığım kitaplar sayesinde iletişimde olmak çok güzel" diyorsun. Dünyanın bir başka yerinden yazdığın kitapları yolluyorsun ve "bir kez hayatına giren hep hayatındadır" sözünü hatırlatıyorsun. I am almost holy. I am not like you. I am almost holy. just like you.

not.

12 Mayıs 2013 Pazar

Eddie Vedder - Long Nights

Eddie Vedder ne çeşit bir ruh pansumanıdır...Bir şeyler söyler ve iyileştirir.

9 Mayıs 2013 Perşembe

a story and a mask

bugün bir balina gibi özgürce yüzmenin sinirlerime ne kadar iyi geldiğini bir kez daha anladım. Sevgili Ö. Su efsunları alır derdin.Sanırım haklısın.Bir çeşit büyü.Islak bir terapi gibi kucakladı beni su...

7 Mayıs 2013 Salı

monolog

6 Mayıs 2013 Pazartesi

lomo

5 Mayıs 2013 Pazar

2 Mayıs 2013 Perşembe

www.meaculpax.jux.com

biraz eğlenceli işler için yeni oluşturduğum adresim: https://meaculpax.jux.com/ çok yakında ise kişisel fotoğraf sitemi sizlerle paylaşacağım. akıllarınız baykuş kalpleriniz balina kalsın...

28 Nisan 2013 Pazar

yatak ve bedenin savaşı

kendini güvende hissetmek bazen sadece yatağında olmak ve cenin pozisyonunda kıvrılıp gözlerini kapatabilmektir. bazen ise kaçırdığını düşündüğün uçağa bindiğinde uçak yükselirken tıkanan kulaklarına rağmen gülümseyebilmektir. şehirler bazen ne kadar ürkütücü.şehirler bazen ne kadar külfetli. karabasan gibi bir pus çökertebilir üstüne. ne alkol vardır seni uyutabilecek ne de klasik müzik çalan bir radyo. duvarlarına kirli yaşanmışlıkların sümük gibi yapışıp kuruduğu karanlık otel odaları vardır. çarşafların beyazına sinmiş o hiç anlamadığın hayatların hikayelerinle boğuşursun. bacaklarının altına,belinin yanına ve kollarının üzerine koyduğun yastıklar işe yaramaz. o yatağı istemiyorsundur. o yatak bir kabus makinesi gibi kavramaya çalışsa da seni, uykuya direnirsin. odanın içindeki tozlar,yan odada gürültüyle konuşan kadınların sesi,sokakta bir tane bile kedi göremeyişin ve her nasıl olduysa bir kaç saat içinde acıbadem kurabiyesi gibi çatlayan dudaklarının acısı seni uyutmayacak diğer gece bekçileridir. sonra o huzursuz uyku gelir.15 dakika.uyanırsın.beynin bile nemlenmiştir huzursuzluktan.yüzünü yıkar ve biraz su içersin.tekrar yatarsın. o biçimsiz yastıklar hiç bir şekle girmek bilmez. tekmeleyip o kirli halıfleks in üzerine atarsın hepsini.bir kaç acımasız küfür sarf edersin... saatler süren çekişmeden sonra beden pes eder ve sabahın ilk ışıklarına kadar kendini salıverir o kabus makinesi yatağa. sabah uyanıp bedeni kanlar içinde bulmak ise bir diğer kötü senaryodur. ve beynin zonklayarak ayağa kalkmak.yürümek.kupkuru ve sıcak bir günde bahçelerde dolanmak biraz canlı müzik dinlemek ve berbat bir Türk kahvesi içmek zorunda kalmak... sonrası ise ışıklar ve alkışlar.

Malaise from Christian Schmeer on Vimeo.


22 Nisan 2013 Pazartesi

17 Nisan 2013 Çarşamba

Tutunamayan

Benimkisi bir tür açlık.
Doyurulması zor.
Hep dahası olsun açlığı...
Okuduklarım,dinlediklerim,gördüklerim,duyduklarım,dinlediklerim,ilham aldıklarım gün be gün çoğalsın açlığı bu.
Sabah gözümü açıyorum. Bugün ruhumu ne besleyecek diye soruyorum kendime.Sonra yatakta basit egzersizler. Anneannem kültür fizik derdi. Çok hoşuma gidiyor. Kültür fizik yapıyorum.Mutlaka bir şey dinliyorum o sırada. Saat 07:15, eğer alarm ertelenmişse 07:20. Ve günün ilk müziği. Lisa Germano "C'etatit ici".
Kargaları beslediğim günler aklıma geldi bunu dinlerken. Kahvaltı niyetine gelen o margarinli poğaçalardan kendi payıma düşenleri kargalarla paylaştığım ve kargaların varlığından rahatsız bir dolu karanlık insanla tıkıldığım odada mutlaka gökyüzünü görecek bir sandalyede oturup baharın gelmesini beklediğim zamanlar...
Şimdi penceremi açınca kozalaklı çam ağacına dokunacak kadar yakınım. Burası benim gizli alanımdı. Ama istila edildi. Kuzey-Güney izleyen muhteşem yüzyılın insanları tarafından...Şimdi kimse yok.Sizinle ben varım sadece.Gündeme dair bir şey yok.O kahrolası diziler ve pop müzik yok. Ben varım.
Telefonuma tam bu anda mesaj geliyor.
"Tutunamayan olabilir miyiz peki?" diye soruyor Canım H.
"Zaten öyle değil miyiz?" diyorum.
"Tutunamayan anlaşılmayandır. Background olandır"

Tutunmak. Tutunamayan nedir? Google a yazıyorum.Söyle bana google. Tutunamayan nedir?

Avunamamaktır demişler. Belki de ilk başta yazdığım şeydi. Doymayandır tutunamayan. Sanırım yeni bir araştırmanın içindeyim. Tutunamadıklarımızdan, tutunmasakta olurlarımızdan,tutundum ama tutunmasaydımlarımızdan, tutunmaktan başka çarem yoktulardan, tutunsamda hala düşmek için çok yakınım uçurumacılardan konuşalım.
     Tutunamayan rakısını ve kahvesini sek içerek sadece susandır belki de...
              Ya da tutunamayan, teslim oluşunla bile dalga geçendir.
                    Tutunamayanın ruhunda karanlık bir sirk vardır. Renklerin hepsi vardır ama sözcükler monokromdur. Uçurum kenarına gidişler vardır. Tam atlayacakken küçücük mavi bir çiçeği görüp vazgeçendir.
Mevsim değişse de kalbinde kardan adamlar kalanlardır.


14 Nisan 2013 Pazar

annen kediye aşı yaptırırken aklımdan geçenler.

öyle açık bir kalbin var ki,giderek şeffaflaşıyorsun.birisi kalbini kırarsa diye aklım gidiyor. ben ağlarken bir şey söylüyorsun ruhuma ormanlar dolusu oksijen doluyor.
doğru zamanda,doğru yerde olamamaktan oluşur hayat.

Kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığı, ki bu bile kesin değil.
+ Atasözü mü bu?
-Benim sözüm

neyse sen beni nasıl olsa yine anladın...
Tim Burton's Staring Girl

5 Nisan 2013 Cuma

Mountain View,California?

who is visiting my blog from Mountain View,California?

salutations! Say something and cheer me up :)

3 Nisan 2013 Çarşamba

venuto al mondo



uzun zaman sonra...iyi bir film...iyi bir kurgu ve kalp sancısı...

2 Nisan 2013 Salı

başlık yazmak sinir bozucu bir şey

A.Brahem...İyileştirir...Düşündürür...Bazen acıtır...Genellikle huzur verir...Susuz,tek buzlu rakım-ki artık rakım bile susuz- ve sarhoşun damağındaki peynir gibi dirilişler...

istanbul bu akşam üzeri böylesi güzeldi...
Naneli bir sigara, hayallerden bahseden sohbetler ve siyah bir kahve ile daha da güzelleşti.  günleri saymak bile güzeldir bazen. bulut geçer.gün süzülür geceye.lacivertli yorganlara dikilmiş yıldızlar gibi tepemize asılır gökyüzü... bir bakarsın düş konmuş dudaklarına, öpüyor seni.kalbinin titremesini alır o yumuşacık his...hatlar kesilir.son ses kalır kulağında. rehberindir o senin. uyandığında yanında olmasa da düşler boyu seni koruyan ve kollayan...ve bir gün daha silinir geri sayımından...

31 Mart 2013 Pazar

-...-

Uyandım.Yaz saati uygulaması. Saat 07:03,Martın 31 i 2013.yıl.İçselleştirmemeye çalıştım.iyi denemeydi. tırnaklarım.füme rengi ojeler. çıkarmam lazım.cenaze evinde renkli ojeli olmak hep biraz tuhaftır. sanki tüm renkler sıfırlanmalıdır ölümle.ölüm sıfırlanış mıdır? bir olma mıdır? Bilemedim. ve en sevdiğim kokular elimde.Karamel ve vanilya.Çocuk gibi işte.Kokuların o tuhaf mutluluk verici yapaylığına sığınma. Çocukken orta parmağım çelik kapıya sıkıştığında parmak ucumun küçüçük bir kısmı kopmuştu.Tırnağım rüzgarda asılı bir çamaşır gibi parmağımın ucunda sallanıyordu. Ve o anda çilek kokulu bir ruj vermişlerdi elime.Ağlamayayım diye. Ruju dudaklarım yerine yüzüme sürmeye başlamıştım.Acım o kadar çoktu ki yüzüm uyuşuyordu,bu kokulu renkli saçma şey o acıyı geçirebilirdi belki...Annemin yüzünü hatırlamıyorum ama o çilek kokusuna karışan küçük hıçkırıkları hala kulağımda... Bugün bahar çiçeklenişleri arasında toprağa gömülecek bir sevdiğim var. Ve bugün yaşamımın dönüm noktasının yıl dönümü.Bugün çok şey. Bugün Anafiotika'nın büyülü sokaklarında aynı kareleri çekerken ilk görüşte aşık olmanın günü.Bugün o kadar çok şey ki...Saat 16:00...O ilk buluşmanın saati.Üzerimdeki deri ceketi bile çıkaracak kadar güzel bir bahar ikindisi.Elinde fotoğraf makinen ile beni Acropolis müzesinin önünde bekleyişin.Seni ilk görüşüm. Saatlerce süren uzun bir yürüyüş. Viski içerken defterime notlar yazmanı izleyişim ve sana aşık oluşum... Tam bir sene önce... Zamanla beslenen ve güçlenen aşk...özgürlüğüme sarılır gibi sevdiğim tek insan...Her şey...

30 Mart 2013 Cumartesi

When a man dies...

Sevgili R, Bugün ölmek için berbat bir gündü. Biraz daha kalsaydın.... Oysa bugün bahar gelmişti.... Son yolculuğunda toprak yerine ışıldayan gökyüzüne bakacağım yarın.Bir bulut alacak yüzünün şeklini...

24 Mart 2013 Pazar

Fernando Pessoa

Bir şey kalmaz geride,hiçbir şey,Hiçiz biz. Biraz güneşte,biraz havada geciktiririz üzerimize çöken solunamaz karanlığı, küçük düşürülen,dayatma altındaki yeryüzünü. Üreyen,ertelenmiş cesetler, kararlaştırılmış yasalar,görülmüş heykeller, bitirilmiş methiyeler… Her bir şeyin kendi mezarı vardır.Bizlerin, bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı oluyorsa, onların neden olmasın? Öyküyüz biz,öyküler anlatan,başka hiç. F.Pessoa Bazı şairler diğer şairlerden uzak durmak adına kendi içinde bölünürler. Bu amipleşmenin sebebi sadece ölümsüz olmak değildir. Başka bir kimliğe sığınmanın ana kucağıdır. Rakibin ve tek destekçin sensindir ve önünde daha yazılacak olan yüzlerce şiir vardır. Ve Pessoa nın bütün şiirleri öldükten yaklaşık 2.555 gün sonra basılmıştır...

20 Mart 2013 Çarşamba

INNI

alpha boyutum. elimi sıcacık tutan küçük dostum.Yatağımın ucunda oturmuş bana bakıyorsun,saçların ıslak.Dışarısı ıslak.Kasım.Ağlamam geliyor ama sen "tamam dostum ya bunu halledicez tamam mı?" diyorsun. Tamam diyorum.Haklıymışsın. Bak diyorsun.Uzun beyaz kollarını açıp,geniş bir pencere açıyorsun bana.Elinde olsa camıma fesleğenler koyacaksın.Elime renkli bir makaron verip petal düşler kurduracaksın.Ah ya... sana anlattım,sana ruh açtım bir kucak.... babam yanıma oturdu...Neden herkese anlattın? dedi. Yüzüne baktım.Pembemsi.Çok temiz.Hala çok yakışıklı."Yüzün ne kadar güzel oldu biraz gün kurusu yer misin?" diye sordum.İstemedi.Konuşmak istedi.Ama işte.Soramadı.Bilemedi bazen konuşmayı.Öyledir bazen babam.Kalbini okurum ağzı kapalıyken. -içses-"Ne sakıncası var ki baba?" -dışa çıkan ses-"doğru zamanı bekledim." susuş. doğru zaman...her şeyin doğru zamanı zırvası. Kaçımız doğru zamanda yanlış kararlar aldık ta...yürüdük,yosunlaşana kadar,kalbimiz kütürleşene kadar.Sonra? Unuttuk yanlışı. En doğrumuzmuşcasına sevdik. İNSAN değil miyiz? Ne bu cüret bende ki? toprak... topraklaşana,köküme ulaşana kadar toprak olmak...Birinin seni dinlediğini ve bütün sistemi sana göre ayarladığını hissedip saniyeler sonra yapayalnız kalmak. ağlamak. pıt diye düşen devcileyin bir damla.Alt notalarında yüksek umut üst notasında ah bu ben'ler... neyse ki kendimle elele tutuşmamda bile varsın. ve şu an tavana asılı dev bir karyolada uzanıp,orada,sigur ros ile olmak vardı... Sevgili A: Benimlesin bu akşam. Sevgili T: İçimdeki bu yaban huzur.Hep sürse. Sevgili H: Acele etme.

19 Mart 2013 Salı

Her festival vakti

biraz da delirmektir...Bu festivali iki kişilik sömüreceğiz...

17 Mart 2013 Pazar

STOKER

chan wook park hollywood'a da el atmış....

16 Mart 2013 Cumartesi

teslimiyet

havanın değişimini ruhumu mu hırpaladı? saat 15:54 hala sabahlığım ve pijamalarımla oturuyorum. Saatlerce süren bir cv yazma uğraşı.Ne kadar çabuk zaman geçiyor. Ne kadar çabuk tembelliğe alışıyoruz. amma yazmışım...amma yazmışım vaktiyle.. Kelebek kustum.Görseniz hayrete düşerdiniz.Dudaklarım simlendi. Kelebek kustum.Bir bahar işte böylece döküldü içimden... 12.10.2001 sevgiliye kaset çekilen ve mektup yazılan zamanlar... "gülümseyen huzuruma. ve ırmak akıntıyukarı gider,yelkenleri kaplar. görüntüleri teker teker kaldırır ve kendi içinde kıvrılır kalır. cümleler devrikleşti sevince,sadece yağ üzerime güz kokusu... "yazmışım kasetin üzerine.ve şarkılar...neler yok ki? sevmekten hiç korkmamışım. mücadeleler...hiç bitmiyor...Teslimiyet...Her gün biraz daha derinden... Yaşamın gerçekleri omuzlarımı acıtsa da...Biraz daha teslim oluyorum her gün...Herşeye değer çünkü...

17 Şubat 2013 Pazar

DJANGO






Tarantino yapınca kan görmüyosun.Kanın hangi duygularla aktığını hissediyorsun.Bence öyle.
Bu mizah çok az yönetmende var.

14 Şubat 2013 Perşembe

al şu çikolatayı önümden



Bugün aldığım tuhaf telefon:
Kızım babana benim adıma bir gül yolla da utansın.
Tamam anne,dersteyim.Sonra.Tamam mı?

13 Şubat 2013 Çarşamba

genişleyen evrene sığmayan ruh'un sesi



“Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.„(Zariyat Suresi, 47)

"At the end of thousand years Egg was divided in two by Vayu." Vayu Purana 24.73


"From that golden egg earth and heaven were made." Manusmriti 1.13
genişliyoruz

12 Şubat 2013 Salı

rüya

Her gün kendime yeni bir uğraş bulmayı diledim bugün.Tıpkı daha önce çok kereler dilediğim gibi.Yatar pozisyonda izlenmeye çalışılan filmlerin hep yarım kaldığı ve düşlerin perdesini indirdiği uykularda dönülen salyangoz düşlerle geçen zamandır Şubat. "o ne uzun entarili bir şubattı öyle.Marta bağlanması bile sancılıydı..." yazmışım defterime.Tarih mayısın 27si. 2012.yıl. Susumu Yokota: Tobiume bitti.Şimdi ne dinlesem? Mediæval Bæbes? Neden olmasın... Rüyamda doğduğum evdeydim.Pembe badanalı yeşil panjurlu.Koskocaman bir veranda vardı.Veranda camla kaplanmış.Tam ortasında bir klozet.Üzerinde oturuyorum.Beni izlemeye çalışan bir adam.Yüzüne bej rengi perdeleri kapatıyorum.Hafif bir esinti.Yaz sonu olmalı. Sonra bahçedeyim.Sümbüller.Mosmor misler gibi kokan sümbüllerin içindeyim. Bir ses konuşuyor benimle.Sümbül ağaçlarının olduğu yerlerde ağaçlar daha büyük olur diyor.Sümbüllerin polenleri birbirine karıştıkça daha da gürleşirmiş ağaçlar.Göğe bakıyorum.Mor sümbüllere karışmış berrak masmavi bir gök."Ne kadar güzel bir gün" diyorum içimden. Sonra Serra Yılmazla oturuyorum.Ziyaretime gelmiş.İnce porselenden fincanlarla kahvemizi içiyoruz.Sohbet ediyoruz. Gonca'yı merak ediyorum diyorum(vuslateri). Gonca çok iyi kızdır görüşmeniz lazım çok fazla ortak noktanız var diyor.Masada yazdığım şiirler var.Serra gülümseyerek ayağa kalkıyor.Yanaklarımı sıkıyor. Az sonra bambaşka bir mekandayım. Retro döşenmiş bir cafe. Mobilyalar, eski radyolar,ahşap masalar...Gonca geliyor.Üç tane siyah gözlüğü var.Masaya bırakıyor.Şiirler okuyor,sanki ben düşünmüşüm o yazmış... Uyanıyorum.David Darling ve Bjornstad'dan wakening'i dinlerken yatağımda günlük egzersizlerimi yapıyorum.Gök pembeleşmiş.Sabahın ilk pembesi.Baharın gelişini ilk kez hissettiren bir pembelik.Çok erkenci. Kontağı çevirirken sıcaklık 3.5 derece. Radyo Eksen'de akşamın cnbc-e önerilerini dinleyerek okula geliyorum. Herkes çok sessiz. Paylaşılan tek şey şekersiz Türk kahvesi ve kakaolu fıstık...Biraz gülümseme.Biraz renk.Azıcık gürültü.

5 Şubat 2013 Salı

yamas!

-What is the biggest difference between greeks and Turks?Tell me. -Well,the only moment that i feel you are Greek is the moment you speak in Greek.This is the only difference.Language. -Haydi Yamas! How do you say "yamas" in Turkish? -Şerefe! -HAYDİ ŞEREFE! yunan sahasında giderek yükselen uçağın içindeyken G. ile olan bu konuşmam geldi aklıma.Sonra sırasıyla aklıma gelenlerden ise mini bir tarih kitabı,35 mm lik yüzlerce film rulosu,günlerce süren bir dost sohbeti,uzun metrajlı arka arkaya izlenen bir kaç film ve her noktasına aşkla kaplanabilen bir yüreğin anatomisi üzerine onlarca tez yazabilirdim. Siz buzuki dinlerken ağlamanın,uzo içerken coşmanın,televizyonu izlerken Yunan ve Türk ilişkilerinde en ufak bir pürüz olunca kalbinizin sıkışmasının ama sevdiğiniz insanın size saga po para poli dediğindeki kalp ısınmasının ne demek olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Size bunu nasıl anlatabilirim ki? bavulumda gül fidanları,misler gibi kokan limonlar ve mandalinalarla geldim.Bahçeyi ilmik ilmik işleyen,balıkları her noktası pişene kadar üşenmeden pişiren,anlaşamasak ta gözümün içine hiç bir dilde anlatılamayacak kadar içten bir sevgiyle bakan ve sürekli yanında oturayım diye omzumdan tutan sevgili babanın gül fidanları,limonları ve mandalinalarıyla...O rüzgarlı Ege bahçesine gelmek için saatleri sayan ve o bahçeye girdiğinde zamanı unutup mahsullerini sevgiyle koklayan sevgili baban...Şöminemizi yakmak için kilometrelerce yol gelen,şöminemizi yaktıktan sonra bir kahvemizi içmeye bile çekinip arabasına binip giden sevgili baban... O güzel insanlar... Aynı masada oturup yemeğini ve sohbetini hiç çekinmeden paylaşan yüreği geniş dostların,ailen... Sen nasıl güzelsin sevgilim...Rembetiko müzikleri dinlerken gözleri dolan,o dostlar gecesinde benim için kollarını açarak dans eden sen... Vatanını,dilini,insanlarını,bahçeni ve alışkanlıklarını benim için feda etmeye hazır olan sen...Ne kadar güzel seviyorsun sen beni...Ne kadar canımsın sen... Tanrı bizi korusun.Yolumuz aydınlıklarla dolsun.Bunu hak edenlerdeniz biz de...

9 Ocak 2013 Çarşamba

kısa kısa telgraflar

uzun zamandır kısa telgraf yazmamış olduğumu gördüm.bu durumu daha fazla uzatmamaya karar verdim. Sayın C. size güvenmiş olduğum için mutsuzum.Çenesini tutamayan bir yetişkinsiniz. Sevgili A. Gülerken ağlıyormuşsun gibi ağlarken de gülüyormuşsun gibi bir suratın oluyor.Karakterindeki tuhaflıkların bir aynası sanırım bu.Kısa boylu kadınlardan tedirginim.Senden de. Sevgili T. Hayal kurmaktan ölen bir kişi olursa o da ben olurum sanırım. Sihirlisin. Çok güzel geldin hayatıma.Kal hep. Sevgili E. Alışveriş merkezlerini talan etme moduna girdin.Buralar bu kadar karlı olmasaydı yine gidip mağaza mağaza dolansaydık ne iyi olurdu. Sevgili E. Almanyadan getirdiğin o minik ördek kalıbıyla sabah babama omlet yaptım.Çok tatlı oldu.Düz tava kullanmak gerekiyormuş ama.Aklında olsun. Sevgili D. Seni dinledim ve ülkemi terketme kararımdan vazgeçtim.Umarım yine haklısındır.Hep aklımda o gece var biliyor musun?Sen ben ve E. oturup sabaha kadar konuşmuştuk geçmişi,yenilgilerimizi ve yanılgılarımızı.E. ye iyi bak ve kalbini kırma.O benim farklı anne ve babadan olma kız kardeşim. Sevgili G. Sonunda geldin.Günler geçti hala görüşemedik.Evlilik denen şey böyle bir şey.Bize artık zamanlar kalıyor hep... Sevgili A. İyi niyetlisin evet ama aynı zamanda yumuşak omurgalısın. Kötü bir kombinasyon.Pek seni göresim yok bu aralar.Kahvemi yalnız içesim var,hepsi bu. Sevgili G. "Şizofren" isimli kitabı neden gizli gizli okuyorsun biliyor musun?Gerçeklerden korkuyorsun. Sevgili H. Senle yaptığımız bilinç akımı diyaloglarımızı çok seviyorum.Beni çok rahat anlayabilen nadir insanlardansın.Fazla sivri ve delişken zekalısın. Catcher in the Rye'ı okurken hep aklıma sen geldin.Az kaldı.Bavullarımızı hazırlama vaktimiz geliyor. Sevgili O, Yine deliler gibi yemek yapmaya başladım.Ya sen?Karına yemek yapıyor musun?Yoksa yine aklın pisliklere mi çalışıyor? Sevgili E. 34 oldun.Sana odun hediye eden benden başkası olmamıştır umarım. Bu sene seni televizyonlarda göreceğimi hissediyorum. Sevgili D, Her ne olursa olsun kendini kötü hissettirmesine izin verme.Sen böylesin.O da bunları çok önceden biliyordu.Onu gerçekten çok seviyorsun.Bu güzel bir şey. bu sefer biraz atarlı oldum sanırım.Bir dahaki telgraflarda görüşmek üzere.

NASA Johnson Style ya da Gangnam a dayanabilmenin tek yolu

8 Ocak 2013 Salı