PODCAST

25 Mayıs 2025 Pazar

BAAAM!

Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM!

Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM!

Kimseye göndermeyeceğin halde yazdığın mektupların kutusunu delik deşik etmece. BAM! BAM! BAM!

Ben buraya oturduğumda ne yazacağımı bilmiyordum aslında. Tek bir gayem vardı: zihnimde yaka paça ne yakalarsam kelimelerin kodesine tıkmak. Buraya hiç kimseye söylemediğim şeyleri sırasızca, arsızca — karar sırasızca — yazmak. Sonra ne oldu biliyor musun? Giriş yapma zahmetinden beni kurtaran şu cümleleri taslaklarda buldum:

Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM!
Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM!

Kimseye göndermeyeceğin halde yazdığın mektupların kutusunu delik deşik etmece. BAM! BAM! BAM!

Kim bilir ne yazacaktım ve vazgeçmiştim. Olsun, şimdi kelimelerle işlenebilecek tüm cinayetler parmaklarımın ucunda. Kara kutuları patlatalım o halde! — daha doğrusu biraz kendimizi kandıralım —

Geçmişten bir anda hortlayan ve bedendeki ufacık tüyleri bile tahrik edebilecek tınılardan bahsedelim. For Wanda. İlk dinlediğinde anlarsın ya bazen; bir şarkının, bir yokluğu anlatmaktan başka varlığını sürdürme eylemi yoktur. O’dur işte. Wanda’dır. Ölmüş bir köpektir aslında, Wanda. Ölmüş bir yıldızın gökte hâlâ görmekte olduğun cesedidir. Ölmüş bir aşkı bile anlatır.

Aşk ölünce nereye gömülür?
Formunu sonsuza dek koruması için neye bulanır?
Formalin? Metanol? Etanol? Fenol?

Hahahaha!
Bu modern mumyalama sıvıları hiçbir boka yaramaz.
İhtiyacın olan tek şey: gelgitli bir hafıza ve yeterince alkoldür.
Alkol, tüm ölü aşkların en şefkatli kucağıdır.
İçine yatırırsın acını, arkana yaslanırsın ve tekrar dirilmesini beklersin.
Karşında dirilen ölü aşkı canlı tutmak için daha da içersin.
O şefkatli kucak seni en gevşediğin yerde alır ve bir uçurumun tepesinden bırakır.

Aşağı düştükçe patlamaları duyarsın. BAM! BAM! BAM!
Aşağı düşmekte olan bir sen, bir de kara kutu.
Ahmak bir mutluluk anı gelir o an; sanırsın ki kara kutu da seninle yok olacak.
Bir daha asla dirilmeyecek.
Son çare uzanırsın o tunçtan kara kutuya düşerken.
Emin olmak istersin seninle birlikte yok olacağından.

O da ne?
Kutu yer çekimine nah çekerek tekrar yükselmeye başlar uçurumun tepesine doğru.
Aşağı düşen tek şey sensindir.
Bir uçurum ve bir kara kutu... yine aynı uçurumun tepesine çıkacağın anı sinsice bekleyen iki suç ortağıdır.

Bir ses duyarsın: BAAAAM!
Kendi düşüşünün sesidir.
Yerde kendini, benliğini ve sanrılarını yarı parçalanmış halde bulursun.
Gök sanki üstüne eğilmiş, tüm nefesini kendi içine çekmiştir.
Ölmek için elinden ne gelirse yaparsın o an.
"Non, je ne regrette rien" çalmaya başlar.
Hiçbir şeyden pişman olmadığın yalanına kendini inandırıp ayağa kalkarsın.
Göğsüne elini koyup, gözünü alan gün ışığına rağmen tepeye, uçuruma bakarsın.
Bir daha oraya gitmeyeceğine yemin edersin.

Tüm gün zihninde o sesi duyarsın: BAM! BAM! BAM!

Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürebilir miyiz?
Haydi deneyelim.

Rüyalarda olan şeyleri öldürmek isteyen kimsenin ilk hedefi, rüyalarda en sık görülenler listesinin top beşine dokunmamaktır. Bu yersiz bir çabadır. Kara kutuları patlatmaya çalışmak gibi hüsran verici sonuçlar getirecektir. O yüzden ehemmiyetle zararsızlardan başlanır:

  1. Rüyamda içimdeki ifritleri çıkarmaya çalışan, gözünden ateşler çıkan ve Anselm Kiefer’e benzeyen doktoru bulalım önce. Karşımıza alalım. Allah’ın belası, neden onca çişim varken gitmeme izin vermedin ve ben onca çişi tutmuşken bir anda kayboldun? BAM! Artık yoksun.

  2. Beni asansörlerle boktan bir sahil kıyısına götüren, baş başa içilen bir kahveden sonra itiraflara boğan ve sonra da tanımıyormuş gibi yapan kadın. BAM! Artık yoksun.

  3. Gece karanlığında karşıma çıkan ve bana sarı dişlerini gösterdikten sonra kaçan ve benim de elimdeki yeşil şişelerle kovaladığım siyah koyun. BAM! Sen de yoksun.

  4. Top beşe dokunmasam da top beşin hep bir köşesinde sinsi bir osuruk gibi dolanan küt parmaklı kadın. Sana da BAM! Ciao!

O zaman mektup kutusuna geçme vakti.
Bu sanırım en kolayı.
Koskocaman bir BAAAAM!
Kutu paramparça oldu.
Havada barut kokusuyla süzülen mürekkepli minik kâğıt parçaları. Vuuhuuu!

İçinde, asıl yazılacak kişidense kendine yazdığın tüm mektuplar vardı. BAAAAAM!
Elinden bir türlü tutamadığın çocuğa yazdığın mektuplar vardı. BAAAAAM!
Seni daha çok sevmesini istediğin insanlara yazılan mektuplar vardı. BAAAAAM!
Hatta bir kez daha: BAAAAAM!

Selametle.

15 Ekim 2024 Salı

Yeşil Panjur


 15 Ekim ---

Bu sabah Nafplion'a vardık. Üzüm bağlarından kaçarak esen rüzgarların burnuma taşıdığı İyonya denizinin kokusu, portakal ağaçlarının turuncuya boyadığı sokaklar ve gözlerimi alamadığım rengarenk evlerin arasından geçerek otele yerleştik. Bu oteli seçmemin sebebi yeşil ahşap panjurlarıydı. Yeşil ahşap panjurlar sanki benim çocukluğumdu. Rahmetli anneannem eline makas alıp rahmetli dedeme göz dağı vermiş vaktiyle. "Nazım bey! Eğer bu bahçeli evimiz pembe badanalı ve yeşil panjurlu olmazsa, aha bu gördüğün makasla keserim kendimi! " demiş. Rahmetli dedem; Köstence'de doğmuş ve annesinin aşkından İstanbul'da varlığını idame ettirmeye çalışan salon adamı dedem, üzmezdi oysa hiç zevcesini. Anlamamış anneannemin bu deliliğini ama yine de tutamamış gülümsemesini. " Tamam, hanımım. Senin dediğin olsun, bırak elinden şu makası!" demiş ve anneanneme sarılmış. Dedemin dev bedeninde saklanan bir güvercin gibiymiş anneannem. Öyle ufacık, öyle hızla kaçıp gidiveren.  Annem beni hep anneanneme benzetir. Gamzeleriniz ve deliliğiniz, der. Oysa başka şeyler daha vardır anneanneme benzeyen. Kiraza olan tutkum, boynuma özel günlerde sadece inci kolye takmam, Fransızca müziklere olan ilgim ve yeni nesillere bir şeyler aktarma merakım da anneannemden geçmiş bana. 

İşte şimdi bu küçük Ege kasabasındaki yeşil panjurlu odada, elimde defterim ve dolma kalemimle ne yazacağımı düşünürken aklıma düşen ilk şey anneannem ve onun delilikleri oldu. Bazen nihavent bazen hüzzan makamı gibiydi anneannem. Şefkatiyle sarıp sarmalar, kollarında zehirli yılanları bile uyutabilirdi sanki. Oysa ıstırabı, kalbimi bıçaklar ve asla şifa bulmayacak bir hasta gibi ederdi sanki. "Ben ölünce" diye başlardı bazen cümleleri, gözleri dolardı kendi olası ölümünü düşününce. Yazardı o da benim gibi. Uzun uzun yazardı. Istırabını, anılarını, melankolisini ve belki gizli defterlere de aşklarını... 

Anneannemin anılarına dalmış giderken dışarıdan geçen bir baloncunun sesiyle irkildim. Yerimden doğrulup tozlu yeşil panjurları açtım. İçeri tozdan ışık hüzmeleri daldı. Baloncu panjur gürültüsünü duyup yukarı baktı. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Bir tane balonu işaret ettim. Yeşil, sarı ve mavi renkli oval bir balondu. Çantamdan sabun kokulu minik bir kese bulup parasını içine koydum ve aşağıya attım. Baloncu keseyi havada yakaladı. Sabun kokusunu almış olmalı ki kokladı önce keseyi. Yüzü aydınlandı. Balonu almam için aşağı inmem gerektiğini söyledi. "Hayır, gerek yok, balonu yukarı bırak, tutabilirsem benimdir, "dedim. Bu küçük oyun fikri onu tekrar gülümsetti. Yavaşça bıraktı balonu. Çaba göstermedim tutmak için. Sadece elimi uzattım. Önce balon sonra da ipi elimin önünden gökyüzüne doğru süzülerek yükseldi. Baloncu aşağıdan balonu tutmam için ısrar etti. Hatta çabasızlığım belki onu biraz öfkelendirdi. Sonra bu öfkesini unutup benimle birlikte balonun kararmaya başlayan gökyüzünde kaybolmasını izledi. El sallayıp gitti. Giderken sabun kesesini tekrar koklamasını izledim. Bir süre pencerem açık kaldı. Sokaktan çalgıcılar, kediler ve bol parfüm sürmüş kadınlarla kasket takmış adamlar geçti. Hayat da işte böyle geçiyordu. Kokular, balonlar, üzüm bağları, portakallar ve kediler vardı hayatta. Bir de çaba göstermediğimiz için arkasından baktıklarımız vardı. 

Ekim akşamının serinleten rüzgarı tüylerimi hafiften ürpertmeye başlamıştı. Belki ilk gençlik kadar kısa belki de bir asır kadar sürmüştü bu akşamüstü. Yeşil panjurları baloncunun ve anneannemin hatıralarının üstüne kapattım. Sokularak yanına yattım. Nefesini, bu küçük Ege kasabasının akşam telaşını ve üst katta gıcırdayan ahşap parkelerin seslerini dinlerken tatlı bir uykuya daldım.




31 Temmuz 2024 Çarşamba

Ören bayan

“Aktivasyon kodu yok” dediğinde bu kodu sadece ören bayanın bilebileceğini söylüyorum. Ören bayan; başımıza işler ören bayan, belki Charlotte gibi küçük bir ahırın tepesinde ağlarını ören bir örümcek, belki de uzun tırnaklarını masaya çıtlatarak tarot kartlarını konuşturan o güzel sesli kadın… Başımıza kim bu işleri ördüyse, bize sebebini söylemeliydi. Bazıları nedenleri bilmekten çok korkar, ben öyle değil-dim. 
Ziyadesiyle, aynı aya bakıp aynı şeyi gördük. 

7 Nisan 2024 Pazar

Zamanın kaydı

 Ağustos'ta yeniay, evinin arkasından doğarken eğer tanrılar sana gülümserlerse, eşinin badem ağacının altında, bir başkasının düşlerini görebilirsin.

Eski bir Çin Şarkısı

Rüyamda kocaman bir zeytin ağacının karşısında oturuyordum. Belki bin  belki bin küsur yaşında. Hiç gitmediğim ama içinde hep var olmuşum gibi hissettiğim küçük ve çiçekli bir bahçedeydim. Zeytin ağacının kuruyan gövdesinde dev bir hortlak suratı ve kuşların girip çıktığı onlarca oyulmuş göz vardı. Kurumuş ama hala dal geliştiren bu görkemli ve ürkünç zeytin ağacının karşısında küçük bir çocuk gibi merakla otururken avucumda ağacın iğnemsi yapraklarından birini sıktığımı fark ettim. Elimi kanatacak kadar sıkmıştım ama elim kanamıyordu. Ağaç bana fısıldıyordu. Esen tatlı rüzgar saç tellerimin arasında kuyruğunu yakalamaya çalışan bir kedi gibi dönüyor, rakı bardağımın boş kalan yerine doluyor, rakının kokusunu burnuma zahmetsizce taşıyor ama yaşadığım büyülü andan beni uyandıracak etkiyi yaratamıyordu. Ağacın fısıltılarını can kulağıyla dinlemekten öte bir gayretim yoktu. Anlamaya çalışmak yerine, sadece yaşamak istiyordum bu büyülü anı. Gözlerimi kapatıp, ruhumu ağacın fısıltılarına bırakıyordum. Belki de, gerçeklikle büyünün iç içe geçtiği bu an, benim için yeni bir başlangıçtı. Ne oradaydım, ne de oradan gitmiştim.

Elinde aynı rakı bardağı ile aynı aynı ağaca bakan bir başka eski ruhun zihnini mi döküyordu kulaklarıma bu fısıltılar? Hani toprağın üstünde bağdaş kurup oturmuştum? Şimdi bu ahşap masanın yanına nasıl geçmiştim? Hemen ahşabı tıkladım, içindeki tahta perilerini uyandırdım. Birisi uyanık olmalıydı bu düşte. Birisi zamanın kaydını dikkatle tutmalı ve unutmamalıydı. Tahtanın içinden çıkan peri ile göz göze geldik. "Bunca yıl kimse beni uyandırmamıştı, nasıl oldu da aklınıza geldim?" diye sordu. İlk sorusunu bu hayretle sorması beni heyecanlandırmıştı. Gözleri, derin bir bilgelik ve merhametle parlıyordu. Saçları, ahşabın dokusundan esinlenmiş gibi incecik tellerle doluydu. Kanatları, hafifçe açılmış, masumiyet ve büyü dolu bir es bırakıyordu ben ve zeytin ağacının arasına.

Peri, zarif bir şekilde ahşap masanın kenarına kondu ve bana nazik bir gülümsemeyle baktı. Sessizce, düşlerimin içinde yol göstermek ve zamanın kaydını dikkatle tutmak için buradaydı. Gözleri, derinliklerde saklı olan sırları ve hatıraları arıyordu, her anımı özenle kaydediyor ve unutulmaması için bekliyordu.

Sol omuzuma dokunan eski ruhun varlığını hissettim, elleriyle boynumdan yavaşça kavrayarak ağacın tepesine kafamı çevirdi. Bilinçaltımda tozlarını almayı unuttuğum düşlerin gerçekliğiyle yüzleştirmeye çalışıyordu belli ki. Zeytin ağacının en üstündeki kırılmış parçasına baktım. Kökleri aynı yerde ama ortasından kopmuş iki ayrı parçaya baktım. Arkama dönüp eski ruha bakmak istedim; gitmişti. O an periyi de unutmuştum. Rakı bardağımın da nerede olduğunu anımsayamıyordum. Hatırladığım tek şey sonsuzlukta savrulan ve usumu saran bu büyüyü kıracak hiçbir harici gücün olmayışıydı.

Peri, sadece bir düşte bile olsa, zamanın  izlerini dikkatle toplayacak ve bu anın kaydını tutup, tahta masanın içine geri dönecekti. Zeytin ağacının üstünden başka ılık kışlar geçecek, iğnemsi yapraklarını dökmeyecek, hortlak bedeni ve bilge fısıltıları ile benden sonra bu ahşap masada oturacak olan ruha zamanının kaydını tutmasını ve asla unutmamasını söyleyecekti.


25 Ocak 2024 Perşembe

Seamlessteeth Soundcloud

 Uzun zamandır hayalini kurup gerçekleştirme cüreti gösteremediğim bir şeyi yaptım ve kendi yarattığım müziklerin içine yazdığım veya rüyalarımda gördüğüm şeyleri fısıldadım. Hiçbir müzik otoritesinden yardım almadan bu deryada gönüllü bir şekilde boğulurken arada yüzeye çıktığımda soluk almamı sağlayan tek şey içimdeki amatörlüğün sarhoşluğudur. Bu iş zor işmiş, büyük emekmiş. Emeklerken bile çok acıyan dizlermiş. Günahıyla sevabıyla sizindir:

Soundcloud for Seamlessteeth

29 Ekim 2023 Pazar

Tarot 1

 Asılan Adam:

Meali : "Kendinizi yaşamınız boyunca mutlu olmadığınız bir şeyden uzaklaştırmak için vahşi ve / veya kötü kararlar alıyor olabilirsiniz. Ayrıca bir adım geri atmak, bir nefes almak ve bir sonraki adımınızın ne olmasını istediğinizi anlamak için kendinize bir saniye (veya daha fazla!) vermek isteyebilirsiniz. Ve üzgünüm, büyük bir tutum ayarlamasına ihtiyacınız olabilir."

Kartları karıştırırken sağ elinin baş parmağına bu kart değdiği için seçtiğini söylemişti. Asılan adam kartına baktıktan sonra K.'dan sağ avucunu açmasını istedi. Açılan avuca bakıp, kaşlarını kaldırdı.

"Çok düşünüyorsun" dedi.

" Neyi?"

Susuyordu. Tasvip etmiyordu bir şeyleri, adam. K. şimdiden sıkılmıştı. Böyle ne dediği belli olmayan insanlar ona kuşku ve endişe verirdi. Üstelik adamın tırnağı avucunu rahatsız ediyordu.

K. elindeki çizgilere baktı. Belirgin görünen üç çizgisinden ortadaki çatallanıp ayrılmıştı.

"Bu nedir?" diye sordu adama.

" Çok düşünüyorsun." dedi yine. Sessizlik. "Çok düşününce çok yitirir bazı insanlar, sen de onlardan birisin. Bir sabah uyandığında ne olmuştu Gregor Samsa'ya ?"

"Kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak bulmuştu."

" Sen bu sabah uyandığında kendini ne olarak, nasıl buldun?"

Felsefe seansı gibiydi sanki. Kimdi aslında? 

" Sabahları pek düşünmem. " 

" Yalan söylüyorsun!" adam öfkelenmişti. Gözlerini açıp suratını K.'nın suratına yaklaştırdı. Adamın biçimsiz kaşlarına, soluk yeşil gözlerine ve kahverengi sakallarına baktı. Nefesindeki kakule kokusunu duyuyordu. Adam K.'nın ellerini tuttu. 

"En çok sabahları düşünüyorsun! Gözlerini boşluğa asıp bu olmaz şeyi düşünüyorsun. İçinde katmerlenen bu aptalca şeyi düşünmekten ruhunun tüm kapılarını açık bırakmışsın! Buzlanmış düşüncelerin, kanın donmuş, donan kanın bir atlas gibi serilmiş yüreğinin üstüne! Asılan adam yalan söylemez. Kötü kararlar alıyorsun. Yalnız bir mezar gibisin. Yalnız bir mezar olacaksın. Mezarına solmaya yüz tutmuş çiçeklerle bile gelmeyecek!"

K. adamın ellerini itti. Şemsiyesini ve kadife şalını orada bırakarak kapıdan hızla çıktı. Hızlanan soluğuna aldırmadan yağmurun altında koştu. Varacağı yer olmayan özgür köpekler gibi koştu. 

Adam K.'nın arkasından kadife şala ve şemsiyeye uzun uzun baktı. Sigarasını sarıp, tozlu masasının yanına tahta iskemleyi çekip not defterine uzandı. K.'ya bir not yazdı.

"Beher kim Abanoz kule gibi dikilirse kader ve senin arana, sesleri içine kaçmış geçmişinin hortlaklı sokaklarından bir kez daha geç ve sesini duy Asılan adamın. Kalbindeki kırık pusuladan sor kan oturmuş ruhunun hesabını. Yarın sabah uyandığında bir katil olacaksın. En güzel yanılgını delik deşik edene dek bıçaklayacaksın. "



15 Ağustos 2023 Salı

Doğum, ölüm ve atmosfer

İlk his karıncalanmaktır. 

Bebek doğduğunda karıncalanma hissini ayrıştıramadığı için ağlıyordur. 

Annesinin plasentasındaki sıvı geçişlerinde, -aşağıdan yukarı çıkan reflü etkisiyle- bazen kamaşmıştır ama asla böyle karıncalanmamıştır. 

Doğmak candan çıkmaktır. 

Bir başka candan başka bir canın çıkması; bir nevi vardan var olmak, yokluğun doğuşunu kanıtlar gibi.

Canın çıksın diyenler bir kez daha doğurmanı isterler ,aslında o zaman zevk alırız canımızı acıtandan. Candan çıkanın da cana dair olduğundan gerek.

Yokluğu keşfetmek; gizli masum bir zevk. Suskular arttıkça, siyah ince bir buzun uğuldayan tüm diyalogların üzerini sabır ve sinsilikle örtmesi; hayran olunası bir eksiliş.

Tüm bu kusurlu kurgunun bir başka boyutu, vahşeti örtmek için edinilen insanımsılıklar, alışkanlıklar ve varsayılamayanlarla süslenen o komplike zevklerdi.

Seni doğururken beni hiç acıtmadığından mıdır, yoksa kendime varlıkla yokluktan oluşturduğum uzay boşluğumdan mıdır bu hızlı kabullenişim?

Ruhtaki sendromların hepsinin bir kalıntısı vardı suratında. Suratından akan düzensiz fiiller. Kaos. Donukluk. Zamanı yitiriş. Sanki yüzün paramparça olsa bir anda tekrar aynı şekle girmesi sancısız ve kısa bir süreç olacaktı. 

– hayır, bu senin bana göstermek istediğindi- 

Düşüncelerin hızından mı yanacaktık, yoksa sentetik konfor alanımız mı yanacaktı? Düşlerde oynadığımız sekseklerin yerdeki izleri mi silinecekti? Maktulün çevresini saran izler gibi mi olacaktı yoksa? Çevresi kapatılacak ve kimse giremeyecekti belki de. Bunu istemedik. 

İstemedik ama onlar geldiler, gittiler, kaldılar; hatta öldüler. Bomboş bir karanlığa saklandık. Asıl varlığın olmadığı, hiçliğin bile doğmadığı.

Çok sıcaktı. 

Bir sürü merdivenli sokaktan çıktın. Biraz nefessiz kaldın, biraz tıkandın ama nihayetinde vardın.

Yanıma geldiğinde bedenin nemlenmişti –dokunmadan hissedebildiğin şeyler vardır bazen, bazen yaklaştığında azalan ama uzaklaştığında çoğalır cinsten şeyler, kaçamadığın saklanamadığın şeyler- Kaçsan da saklayamadığın şeyler.

Duymadan yarattığın sesler, görmeden bedenleşen hayaletlerin gibi. Ya da sen gibi ben gibi, varlığı savunulmasına rağmen aslında olmayan, olsa da formu anlaşılamayan. 

Sadece çoklu bir histerinin var olarak kabul ettiği ve doğmuş kabul edilen ama kabul edildiği yerin aslında hiç sıcak olmadığı.

Neminin yarattığı hare ile yanımda sıcaktan titreyerek dururken, benim de kırmızı rujum ısınmıştı dudaklarımda. Bazen anların kokulara karışmasında sakınca yoktur. Yeter ki ne zaman ,nerede kırılacağını bilsin haz peşinde koşmalar.

Sonrası pek yok.

Süt mavisi renkli bir odada oturup yüzlerce kez dinlenen bir şarkıyı tekrar dinlemiştin belki de. Süt mavisi renkli bir odada oturup yüzlerce kez dinlenen bir şarkıyı tekrar dinlemiştim belki de.

Belki de bilinmesin istediğin için, hiç var olmamış; varlığın ne olduğu bile bilinmeyen bir karanlığın içine hapsettin ısını.

Tek hatırladığım, üstümden sıcak bir karanlık geçti ve adına zaman dediler.

Sanılanın aksine, parlaklığı muhteşem bir karıncalanma hissi vermişti. Atmosfer ve uzay arasında kesin bir sınır yoktur. Öğretiler bile nerede durduğunu tam olarak anlamana yardımcı olamayabilir.

Varsayımlarımız ve kanıta dayatma yöntemlerimizle uydurduğumuz hesaplamalardır sahip olduğumuz gerçekler.  Kendi çektiğimiz ve üzerinde yürümeye kendimizi zorladığımız çizgiler... 

Sahi senin ortalama sıcaklığın -270 derece olsa ne olur, olmasa? 

Bir oluşlarda, mevsim hep en sevdiğine dönüşür. Kar gördüğünde ısınmanın sebebi belki de budur. Bir böceğin duyarlarıyla avına yaklaştığı o muhteşem anın hazzıdır belki hafifçe ürpermek.

Görelilik, cisimlerin elastik dokuyu bükmelerinden geçiyorsa, büktüğüm bu illüzyonu yut şimdi. Asıl o zaman tanrıyı yutmak nedir göreceksin. Tanrı, boğazından geçen alkolün içinde kaybolan tükürüğündeydi belki.

Zamansız ve yarışsız. Sek ve buzsuz. Hayaller ve hayaller.

Ruhuna bıraktığım dirilişi, atmosferin üstünden gülümseyen ve binlerce yıl önce sönmüş bir yıldız farz et. Zifirden zikirlerle kutlayalım tüm güzel yanılsamalarımızı.





13 Ağustos 2023 Pazar

Marla

-Sen sıçarken nasıl ses çıkmıyor tuvaletten? Haydi sesi bir şekilde anlarım da, kokuyu nasıl yok ediyorsun?
Sorduğum sorular karşısında sırıttı. Opera bulvarına yakın konakladığımız üç yıldızlı otelin en üst katında kral dairesi sayılabilecek odamızın Fransız balkonuna yaslanmış, sigarasını içiyordu. Kirpi gibi sarı saçları ve mor makyajı ile alternatif bir Marla Singer'dı benim için. 
-Tuvalete oturmadan önce tuvalet deliğine bolca tuvalet kağıdı atıyorum. Böylece düşen bok, ses çıkarmıyor. Bok düştüğü anda da sifonu çekiyorum, böylece kokmuyor.
Saatlerce oturup bu tuhaf alışkanlıklarını, çıkarımlarını ve aforizmalarını dinleyebilirim onun. Dünyanın en basit hadisesini bile şiirsel bir dille ve türlü kaynakçalarla anlatabilir. İsterse zekasıyla acımadan kanatabilme gücü olsa da, o gücü kadife kınında bir hançer gibi saklar ve sözcüklerini o kadifeden seçer; eğer hançerine değerse sözler, vay halinize! Ne Matrix'in hapları, ne endorfin ne melatonin! Hiçbiri unutturamaz size o sözlerin yarasını.
Onunla belki yüz yıl önce tanıştık, belki de yirmi dört yıl. Einstein işine bak, sen! 
Bir gece yine dünyayı kurtaramamaktan yorgun düşmüştük. Soğuk bir Selanik gecesinde, şaraptan kurumuş burnum ve ağzım, elimde konuştuklarımızı not aldığım pembe deri defterim, ardımda bıraktıklarım ve küçücük bir kardan adamın bile beni ağlatabildiği zamanlar... Gecenin bir vakti tavandan gelen seslerle uykudan solmaya başlayan sohbetimiz dirilmişti.
-Bu ses ne?
-Komşu. Takunyalarla geziyor. Hep böyle.
-Ver bana bir sopa.
-Saçmalama, len!
Oysa biliyordu ki, aklımdan geçenle, aklımdan geçeni yapma hızım arasındaki süre bazen bir gün, bazen bir ay, bazen bir ömür bazen ise bir mili saniye sürebilirdi. Bu normal bir şeydi belki ama normal olmayan bu hızın durumlar nasıl, kişiler kim olursa olsun, asla kestirilemeyeceğiydi. Üzgünüm yine Einstein; işine bak, sen! 
Bu hikayenin sonunda şöyle bir sahne vardı. Ben evin içinde hızla koşuyor ve bir yandan da var gücümle elimdeki sopayla tavana vuruyordum. Marla, yalvararak ardımdan koşuyordu. Yapma! Ne olur! Yapma, yeter! 
Soğuktan donanı buzla ovarlarmış, sevgili okuyucu. Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir . İşte bu tavana vurulan kötek, yukarıdaki takunyalının topuklarını kesmişti.
Sen farkında olsan da olmasan da ben dediğin her şeyi dinliyorum, Marla. Sıçmanın bile bir edebi var! Edep yahu! 
Senden başka kimi böyle dinlerim ki ben?
Kimseyi.

10 Ağustos 2023 Perşembe

Gülümsüyorsun ama üzgün olduğunu biliyorum.

 uzun uzadıya düşünmemek için;

küçük matematik işlemleri yapıp zamanı oyalamaya çalıştı.

mutfağa girip havuçları ve mantarları sabırla, yavaş yavaş, sadece kesme anına odaklanarak doğradı.

sadece müzik dinledi.

büyülü ormanda yürüyüşe gitti. Oradaki dev hamağa uzandı. Ağaçtaki yavru kargalarla bakıştı.

karşı evdeki komşuların olası hayatları hakkında olanaksız senaryolar yazdı.

turuncu renk oje sürdü, turuncu renk gözlüklere baktı.

Aynanın karşısına geçti sonra. "Bir anda kes" dedi dövmeli adama. Adam, kalın saçları bir at kuyruğu yapıp en keskin makasıyla kesmeye çalıştı. Tek hamlede olmadı. Birkaç hamle. Kırt kırt kırt. Santimetrelerce saçı avuçlarının arasında kavrayıp aynadan gösterdi. " Yeter mi?" diye sordu. " Yetmez" dedi. Daha da kesti. Sonra biraz daha. Biraz daha. Enseleri jiletli tıraş makinesiyle aldırana kadar "devam" dedi.

Saçlarının ucunu kestirmeye bile korkan kadınlar nefeslerini tutmuş kesilen saçlara bakıyorlardı. Aralarında sessizce konuşmaya başladılar. Kulakları iyi duyardı. "Deli mi ne?" demişti bir tanesi. Göz göze geldiler. Meydan okumayı sevdiği için gözünü ayırmadı kadından, ve kadın utancından yere bakana kadar gözlerini ayırmadı ondan.

Ezelden beri Kızılderili'ydi oysa. Kabilesini bile bulmuştu. Fırtına kartalı kabilesi. Pontuslardan Karadeniz'e uzanan bir soyun bilmem kaçıncı kuşağının uzantısı. Saç kesmek spritüal bağların kesilmesiydi. Saç kesmek ayrılıktı. Köklerden uzaklaşmaktı. Anıların iletildiği son noktaydı saçlar; anıları da kesmekti belki bu eylem.

  "Amazon kadınları gibisin" demişti adam elinde kestiği saçları tutarken. Cesaretini kastetmişti ama bilmiyordu ki Amazon kadınları iyi ok atmak için memelerini bile keserdi. Bir Amazon olsa, memelerini de keserdi; biliyordu kendini.

Ayağa kalktı. Eksik olan tek şey kırmızı rujdu. Çapraz aynadan onu gizlice izleyen kadının gözünün içine bakarak dudaklarını kırmızıya boyadı (sadece kırmızı rengi aynaya bakmadan sürebilmek kim bilir ne anlama geliyor?) Dışarı çıkınca belki yüzyıl kadar geçen bir süredir ilk defa çıplak kalan ensesini yalayan rüzgar tüylerini ürpertti. Bir süre durdu. Rüzgar sadık bir aşık gibi ensesindeydi. Sarıyor, sarmalıyor, öpüyor, yalıyor sonra da ürpertiyordu. Ne kadar durdu? Sonsuzluk ve Bir Gün'ün repliklerini hatırlayıp gülümseyecek kadar uzun.

-"Yarın ne kadar uzun?" 

- "Sonsuzluk ve bir gün."

-"Gülümsüyorsun, ama üzgün olduğunu biliyorum."

Gülümsüyorsun, ama üzgün olduğunu biliyorum... Bunu söylemek istemişti. Ona söyleyemediklerini kendine söylüyordu. Gülümsüyoruz ama bazen çok üzgünüz. Bazen de değiliz. Neden üzgün olduğunu hiç sormamıştı. Bir kere sormuştu ya da. Geceydi, ay vardı ve sözcükler anlamını yitirmişti yine.

Toprakta yetişen şifalarla aklını yükseltirken çokça insanların neden labirent dövmesi yaptırdığını düşündü. Labirent denince aklına hiçbir umudun gelmediğini fark etti. Oysa labirentler çıkılması güç ve karışık geçenekleri olan bir yapıydı. Neden labirentlerin hiç çıkışı olabileceği aklına gelmemişti? Bu dövmeyi yaptıranlar çıkış umuduna mı yoksa orada sonsuza kadar hapsolmaya mı inanarak bedenlerine zerk etmişti boyalarla o şekli? Labirent dövmesi olan hiçbir tanıdığı yoktu. Bu sorunun cevabı şu an yoktu.

Cevabı olmayan soruları ısrarla sormamayı öğreniyordu. Bu çaresizlik değildi. Bu yorgunluktu. 

Gece iyiydi. Dumanlar bile sevmişti saçlarını. Sarıp sarmalıyorlardı. Ensesindeki kısacık saçların arasında kalan minicik kum tanesini fark etti, parmaklarının arasına aldı kum tanesini ve uzun uzun inceledi. Kum tanesi bile tutunmayı biliyordu. Kum tanesi bile isterse istediği yerde kalıyordu.

Bir kum tanesi, hayatın en meşakkatli sorusuna bile cevap olabiliyordu.



12 Mart 2023 Pazar

Rüya ve Ülke

 Dört

Kitabın dördüncü bölümüne denk gelen yer yani. Sayfa71. Şöyle yazmışım sayfanın yazardan bana kalan üst boşluğuna:

"Rüyamda D. sayfiye bir yerde, benim uzun ,güderi yakası ve içi kürklü paltomla dolaşıyordu. Üstüne büyük gelse de; yaz olsa da..."

Rüyalarımı okuduğum kitaplara kaç kez not etmişimdir bilmiyorum. Nadir olsa gerek. Bir hayli sembolik bir rüya. Sayfiye yeri her ne kadar güzel bir şeye işaret etse de, tekinsizlik ilk başta D.'nin varlığı, ondan sonra da onun üstünde bana ait olan güderi ve kürklü palto ile başlayıp, yazın ortasında benim paltomla sayfiye yerde dolaşıyor olmasıyla zirveye çıkıyor. Neden benim paltomu giyiyorsun, D.? Seninle kurduğumuz bu uyumsuz ortaklığın sebebi ne? Bana ait olan bir şeyi kendine yakıştırıyor musun acaba? Yoksa sadece bana ait olduğu için mi kıymetli o palto senin için? Peki ya yaz? Sıcak? Olmazların içinde oldurmaya çalıştığın varlığının mücadelesini mi anlatıyorsun bana? Peki ya ben seni neden uzaktan izliyorum da paltomu geri almıyorum? Belki de ben verdim sana o paltoyu. O yüzden istemeye utanıyorum. Üzerinde sakil duran gösterişli paltomla güneşin altında bir kaçık gibi gezmenden gizli bir haz mı duyuyorum yoksa? 

Rüya bu işte. Uyandıktan sonra sorduğun soruları cevaplayacak bir platformu yok. Aklına çengellerle asılı sorular bırakmaktan başka bir işlevi de yok bazen...

Aynı bölümde ilerliyorum.

Yağmurlu bir sabah, arabada mırıl mırıl çalan bir caz koleksiyonu. Camdan dışarıyı izliyorum. Sağ taraftaki otobüsün içinde nizamsızca sıkışmış insanları otobüsün buharlanmış camlarının ardından seçmeye çalışıyorum. Mütemadiyen mutsuz, umutsuz ve uykusunu almamış insanların dört tekerleğin üstünde varış noktalarına gitmelerinin serüvensiz bir yolculuk olduğuna kanaat getiriyorum. T.'ye bakıyorum. Yanağına dokunuyorum. Sakallarını kesmemiş. 

"Beynin bir ülke olsa hangi ülke olurdu?" diye soruyorum.

 Yazarın kendine sorduğu soruyu ona soruyorum. Cevap vermesine fırsat vermeden kendi fikrimi söylüyorum. 

"Nordik bir ülke olmalı"

 "Neden?" diye soruyor. 

"Çünkü analitiksin, çünkü dürüstsün, çünkü düzenlisin, çünkü adilsin ve kaosa yer yok içinde..."diye hızlıca sıralıyorum. Sonra şehir seçiyorum. 

"Oslo'sun sen. Yani Norveç'sin." Peki ya benim beynim nereli? diye soruyorum. 

Bu tarz hızlı çıkarımlar gerektiren sorulara hemen cevap vermez. "Düşünmem gerek" diyor. Birkaç şarkı daha geçiyor sanırım. Arabada kontrbas, trompet, piyano ve saksafon sesleri birbirine yavaşça karışıp yağmurla birleşiyor. 

"Lübnan'sın" diyor. Sessizliği delip geçiyor sesi.

Lübnan. Tam olarak doğu değil ama asla batı da değil. Cömert, coşkulu, kökleri sağlam ama bir o kadar da kompleks, katı ve gururlu. Aynada kendime bakıyorum. Omzumdan aşağı dökülen kalın saçlarımın, iri gözlerimin ve ince dudaklarımın Lübnan yansımasını hissetmeye çalışıyorum. Gözlerime sürme çekmeye karar veriyorum. Lübnanlı bir kadının gözleri sürmeli, ruhu cehennem yeri olmalıymış gibi hissediyorum. Orta doğunun ateşi mi kalbimi bazen yangın yerine çeviriyor yoksa? Bilmiyorum. İçimdeki tutkuların zahter, kimyon ve muskat aromalarına tutunuyorum. Kimsenin bilmediği sözcüklerimi içimden geçirip gülümsüyorum; gülümsemeyi gülmekten daha çok seviyorum çünkü.



29 Nisan 2022 Cuma

Nisan.

 Kocaman Barbet cinsi köpeğiyle her sabah yürüyüşe çıkan adam beni görünce dalgalı kır saçlarını eliyle tarayıp belli belirsiz tebessüm ediyor. Nasıl bir denk gelişse her gün arabayı park edip indiğimde karşımda buluyorum. Neden Barbet? diye içimden soruyorum her gördüğümde. İkisi birlikte absürt denecek bir uyumsuzluk içindeler. Sonra adam cebini yokluyor. Köpek ödülü kurabiyelerden çıkarıyor. Dev Barbet, itaatle yere çöküyor, sahibinin fırlattığı kurabiyeyi bir lokmada yutuyor. Bu sahneye tekrar tanık olmak istemiyorum çünkü sonrasında yine aynı şey oluyor. Dalgalı kır saçlı adam bana bakıyor, plakamı okuyup belli belirsiz tebessüm ediyor. Maskemi takıyorum. Tebessüme karşılık vermiş olabilme ihtimalimle baş başa bırakıyorum adamı ve dev Barbeti. Bazı insanlarla karşılaşmak sizde de tekinsiz hisler yaratır mı? Ben de yaratıyor. Kablosuz kulaklıklarımın sesini daha da açıyorum. Müzik hep olmalı, adımlarıma eşlik etmeli. Harmony Korine çalıyor. Enteresan bir şekilde acayip klipinden başka aklımda hiçbir anısı olmayan bir parça. Halbuki benim yaşamımda ilmik ilmik işlenen anı kodlarının hepsinin bir şarkısı vardır. Sabahın serinliğini göğsümde hissediyorum. Mevsimine göre giyinmememin bedelini göğüs kafesime dolan serin rüzgarla ürpererek ödüyorum. Fermuarımı çekiyorum. Güneş gözlüklerimi takıyorum. Güneş yok. Sabah yedi on beş. Gereksiz göz temaslarının gardiyanı olan gözlüklerim beni birkaç lüzumsuz selamlaşmadan kurtarıyor. Binanın içi sıcaklığı ile içimi ısıtıyor. Gece koltuklarda sızmış kediler, uykulu bakışlarla tembel tembel miyavlıyorlar. Bir kedi gibi her yerde kıvrılıp uyuyabilmek bu hayatta en çok istediğim şeylerden biri. Yatağı rahatsız diye terk ettiğimiz sayısız otel odasını hatırlıyorum bir anda. Princess and the Pea hikayesindeki o gerçek prenses gibi yataktaki en ufak bir falso beni hayattan soğutabiliyor. Pelion'daki berbat yatak geliyor aklıma. Booking'de 9.9 puan gözüken efsane otelin, içi yünler ve çaputlarla doldurulmuş korkunç yatağı... Sıcaktan ve çaresizlikten ağlamaya hazırken, T'nin elimden tutup. "Haydi denize girelim, çıkınca rakımızı içip yemeğimizi yiyelim akşam üstü serinliğinde rahat yataklı bir otel bulup orada uyuyacağız" deyip içime serin sular serpmesiyle o çaresizlik yerini huzura bırakmıştı. Benim yaşadığım küçük krizleri, gereksiz korkularımı ve paranoyalarımı hep serinkanlı ve aklıselim sözlerle yatıştırmayı bilen canım T.' me sarılıp, ufunetlerimin serin mavi Ege sularında yok oluşuna tanık olmuştum o gün bir kez daha... 

Bazı insanlar otobüste, uçakta veya trende de aynı kedi gibi kıvrılıp uyuyabiliyor. Bu insanların uyku hikayelerini hep merak etmişimdir. Anneleri onları bebekken nasıl uyuttu? Uykuyu nasıl bu kadar sevdiler? Omurgaları nasıl bu denli sağlıklı? Bu insanların kedilerle bağları olduğunu düşünürüm hep. Kedileri seven insanlar her bulduğu yerde uyuyabilme performansına sahip olabilirler. Berbat bir korelasyon ama tecrübemle doğru orantısı şüphesiz.

Merdivenleri hızla çıkarken, düzenli yürümenin dizleri ve bacakları hafiflettiğini düşünüyorum. Çıkarmaya henüz hazır olmadığım N95 maskemin içinde hafif nemlenen ağzım ve burnum canımı sıksa da merdivenden çıkarken hiç tıkanmayışım keyfimi düzeltiyor. Şiddetle B.'yi görmek istiyorum. Ona anlatacak hep çok şeyim var. Zaman ve mekanı büküp açtığımız o derin sözcükler tünelini düşlüyorum. Birden karşıma çıkıyor. Kafasının tepesindeki dev topuz, sorgulayıcı baykuş bakışlarıyla üstümden geçen geceyi okumaya çalışıyor. Onunla konuşurken bazen kimin konuştuğu belli olmuyor. Kafaları açan sorular, rüyalar, duyulan sesler, kozmik frekanslar, doğa, insanlar, insiyeler, sesler ve şarkılar hepsi iç içe geçip düğümleniyor ve kendi kendine çözülüyor. Bazen olur olmaz tek elini göğsüne diğer elini de güneşe tutuyor. Anlattıklarımdan tükenen yüreğini türlü yöntemlerle şarj ediyor. Bana bir şarkı çal diyor. Müzik zevkimi ve ona verdiğim mesajları seviyor. Sonra yine boyutları reddeden sözcükleri havaya iliştirip sessizce tünele itiyoruz. 

Kendimi doğaya atıyorum sonra. Massive Attack, "Live with me" adımlarım hızlanıyor. Sümbüllerin bahçeye taştığı bahçeden birkaç sümbül kopartıyorum. Kokularını içime çekince sevdiğim birine sarılmış gibi oluyorum.


12 Nisan 2022 Salı

Aklındaki sesle okunacaklar.

 Bu bir kutlama mı? Belki. Günlerden beri bedenimde direnen ve beni tecrite sürükleyen virüsün son partiküllerinin de yok oluşuna içiyorum sanırım. Ağzıma aldığım Chivas önce sert Scotch kuvvetiyle tükürük salgımla birleşiyor, bu birleşim yutağıma giden yolculuğu hızlandırıyor. Yutağımdaki kaydırakta sessizce tüm aromasını bırakarak mideme doğru iniyor. Midemin bu kekre tadı özümsemesi saniyeler içince gerçekleşiyor. İşte tam orada ne oluyor biliyor musun? Öz suyumla birleşiyor, viski. Mide zarımdan kaçarak kanıma karışıyor. Kanıma karışan beher zerre viski damarlarımı genişletiyor, nabzım yavaşlıyor ve vücuduma rahatlatıcı bir sıcaklık yayılıyor. Bu sıcaklık düşüncelerimi yoğunlaştırıyor ve duygularımı yumuşatıyor. Filtreler, korkular, tereddütler ve saklanışlar... Hepsi ama hepsi kanıma karışan bu tatlı sert scotch tadının etkisiyle yumuşuyor, kırılıyor ve paramparça oluyor. Bu güzel bir his. Şimdi kopuk kopuk diyalog parçaları yüzüyor aklımda; istesem birleştiririm ama istemiyorum. Kaldığı gibi süzülsün istiyorum. Ölü kelebeklerin üstünü örtüyor alkol, daha da yüzeye çıkıyor kelebekler. Ölüler. Dirilebilirler diyorsun. İzin veremem, veremezsin, veremeyiz. Alırım veririm ben seni yenerim. Alamazsın veremezsin sen beni yenemezsin. Bu lanet olası oyunda hep yenildim ben çocukken, bu şu an aklıma geliyor. 

Kötü matematiğime güvenmeyip bugüne kadar saydırıyorum otomatik hesaplayıcıya. Alırım 18 yıl, veririm 3 ay, ben seni yenerim 16 gün olmuş. Sonra bunun üstüne 70'e kadar giderse diye saydırıyoruz. Yani ben 70 imin 12 Nisan'ında alırım 48 yıl, veririm 3 ay ben seni yenerim 16. gününde mi olacağım bu oyunun? Yaşlılıktan tek beklentim yeşil kadife bir berjer koltuk ve istediğim zaman istediğim içkiyi içecek kadar sağlık. Bunu biliyor muydun? Tabi ki aklıma hemen şu geliyor.

Bir anda acıyan gözlerime su serpilmiş gibi oldu. İstemiyorum beni ağlarken görmeni. Gündüz cesaret edemediğin bir ısrar var üstünde; direnmiyorum. 

-Kilo mu aldın sen? 

-Elini göster. 

-Elin büyümüş. 

48. yılda da muhtemelen kırışıklıklarımdan bahsedecek kadar patavatsız olacaksın ( ve ben yine önce sinir olup sonra gülüp geçeceğim) 

Gönlümü senden özgürleştiremiyorum diyorsun ama bir gönül bunca sevecek kadar daha nasıl özgür olabilir diye sormak istiyorum. Sormuyorum. Biliyorum çünkü böyle günlerin ertesinde çok kötü oluyorsun. Oluyorum. Sonra yine susmalar, tamam artıklar ama daha sonra bir gece yine kana karışan alkol ve... Alkolün yolculuğunu iyi biliriz, değil mi?

Bugün buraya sana yazamadıklarımı yazmak için oturmuştum. Bi bok yazamıyorum. Bak yine depar atıyorum ayaklarımı götüme değdirerek.  Belki pratik yapmam lazım bu konuda. Zamanı denk getiremedik diye bir şey yok bence. Denklik denkleşemeyince inşa ediliyor. Belki senin de yazman lazım. Aslında yazsan sen de. 



31 Mart 2021 Çarşamba

28 Ocak 2021 Perşembe

hayal"et"


 2021'in 28. günü.

Ne garip değil mi? Bazı insanlar geçmişlerini hatırlamak için geceye ihtiyaç duyar. Bazıları içinse, zamanda yolculuk için zaman seçimi yoktur. Acaba frengi ile boğuşurken ulaşamadığı kadınlara olan nefretini aforizmalarla besleyen Nietzsche daha çok geceleri mi yazardı? Peki ya senelerce kimseyle konuşmadan kaldığı akıl hastanesinde, kaç kere rüyasında kamçılanan atı gördü?

Rüyada hep aynı şeyi görmek, gecenin kadifesine süzülmek değil de katranında boğulmak mıydı? Peki ya binlerce kiloluk zamanın altında kalıp kendine ayıracak tek bir an'a sahip çıkamamak bir başka şekilde boğulmak değil miydi?

Vaktiyle burada benimle sohbet eden hayalet, neredesin şimdi? 


27 Ocak 2021 Çarşamba

buraya yazıyor olmak,

hayattayım demek.

akşama kar yağacağının ihtimalini sevmek,

hayattayım demek.

28.01.2004 gece 2:11 /yani bundan tam 17 sene evvel bu gece

Bir şişe şarap açtım.

Müzik dinliorum.

Çorap da giydim bu arada.

İçimden baara baara şarkı sölüorum.

Dışarıda felaket yağmur yaayo

uyuz oluyorum panjurlara çok ses yapıo


bir sır:

ben senin sandığın kadar cesur değilim.








31 Mart 2020 Salı

80 derece

Masamda durmasına hiç ama hiç alışkın olmadığım bir obje duruyor. Parlak sarı bedenli, yanıcı ve seksen derecelik bir sıvı. Kokusunu bir türlü sevemediğim, alternatiflerine bile zor tahammül ettiğim bu sıvıyı bir gün ihtiyaçtan bulamayacağım ve çok sevgili bir dostumdan karaborsadan onu bulup kargo ile bana göndermesini isteyeceğim hiç ama hiç aklıma gelmezdi. Aklı çok abartıyorum belki. Aklıma gelmeyen trilyonlarca şeyden sadece biriydi bu çünkü. Şimdi benim mahremimde, yazdığım, çizdiğim, gün düşleri kurduğum ve geçmişi sıkça hatırladığım masamda, benimle birlikte oturuyor ve altın dişli bir çingene gibi umarsızca sırıtıyor bana. Ben,ona huzursuzlukla bakıyorum. Ona bakınca aklımdan cenaze toplanmaları, yaşlı kokan evler, istemediğim misafirlikler ve hastane odaları geliyor.
Öyle ki, bu sarı sıvı bizleri -ilk defa hepimizi birden aynı anda- tehdit eden bir virüsün ölümü için işbirliğine geldi bu sefer. Bir koca -küçücük- dünyada evlerimiz üstümüze kitlendi, ruhlarımızdaki kara korkular ağzımıza taktığımız beyaz maskelerin ardına gizlendi. Öyle bir virüs ki -hiç ama hiç ciddiye almamıştım kendisini ilk başlarda- gözümüzden, burnumuzdan, elimizdeki çizikten hatta belki çıplak gezsek götümüzdeki delikten bile içimize girecek kadar arsız. Yine de ciddiye almadım. Çok trendy geldi. Çünkü kötü şeyler sadece Türkiye'de ve 3. dünya ülkelerinde olurdu. Şimdi bir bakıyorum tüm gezmek istediğim ülkelerde insanlar ölüyor. Bu küçük, arsız, dikenli ve zehirli virüs vakit kaybetmeden senin bedeninden de içeri sızıyor. İşte o zaman, içimdeki ruh 80 derece kaynıyor.

-Bana neden söylemedin?
-Korkmanı istemedim.
-Delirdin mi sen? Ya ölseydin?
-Ölmeden önce bir yolunu bulup arardım seni.
-Nasıl bir his?
-Göğsümdeki atı kaldırsan, iyi olabilirim. Toynaklarını da söyle çeksin! At göğsümdeyken uyudum yine.Öksürük azalsın da! Yarın ola hayrola!
-Bugün günlerden ne?
-14 Mart Cumartesi. Kanlı balgam mı o? Gırtlağımı yordum herhalde, verem olamam bu yaşta.
-Bir şey söyle, yapayım.
-Nefesimi özledim. Ne zaman gelecek?

Telefonu elimden bırakıyorum. At geldi benim ruhumun üstüne oturdu resmen. Uçağa binip yanına gidemeyeceğim günler ve sınırlar bizi esir aldı. Darlanıyor, penceremi açıyor ve etrafa bakıyorum. Havayı kokluyorum. Burnumun kenarından sırıta sırıta geçiyor illet, hissediyorum. İçimden "Not today, not today, not today" diyorum. Annemi ve babamı özlüyorum. Onların kokularını hayal ederek kovuyorum illeti burnumun dibinden. Acaba ulaşamadıklarım neler yapıyordur diye düşünüp huzursuzca iç çekiyor ve pencereyi kapatıyorum. Sabah henüz olmamış ama gece kuşlarını duyuyorum. Bir şeyler kesip biçiyor, defterime yapıştırıyor ve zihnimden akanları yazıyorum. Tam da bu sırada "ulaşmak istediğim tek kişi sizsiniz" diyen mesaj geliyor. O an görmüyorum. Sizler, bizler ve onlar dilinde karışmış. Hemen aklıma kaç derecelik alkol acaba bu karmaşayı yaratmış olabilir diye geçiyor. Şüphe duymadığım tek şey samimiyeti. Şüphe duymaması gereken tek şey samimiyetim. Bambaşka hayatlarımızdan kendimize yarattığımız dev kozmoslarımızın tamamen dışında kalan güzel hatırlanışlar ve güçlü bir gönül bağı.Bir gün, çok yaşlandığımızda bile birbirimizi merak edecek miyiz acaba?

Soruma karşılık yine arsızca sırıttı altın dişli çingene. Biraz ellerime döktüm. 80 derecelik gücünü ellerimin üstünde göstermesine istemeden de olsa müsaade ettim.

22 Ocak 2020 Çarşamba

koşmak

Benim için özgürlüğün tanımının değiştiği bir andan bahsedeceğim sizlere bugün. Yeni yıla gireceğimiz geceydi. Yollar kalabalık, trafik yine canavarlaşmış ve yağmur son hızıyla gökten boşalırken gördüğüm o adam.
Adam parkın içindeki tartan pistte koşuyordu. Ama ne koşmak... Kulaklarında beyaz dev kulaklıklar, dışarıdaki soğuğa aldırmayan ıslak tişörtü ve şortu ve yarın yokmuş gibi koşması...Biraz daha dikkatli bakıp, duran trafikte onu izleme fırsatım oldu. Sahi bu gece yetişeceği bir yer yok muydu? Evi neredeydi? Daha ne kadar koşacaktı? Sanırım en çok aklıma takılan ise ne dinlediğiydi.
Eskiden çok hızlı koşabilen biri olarak bildiğim tek bir şey var; koşmak yükselişe geçmektir. Duygulardan, anlardan, ritimden hatta kendinden yükseğe çıkıp bir süre varoluşun havada asılı kalan illüzyonunu izlemek sonra bedenin artan serotonin hormonuyla bir seviye daha yükseğe fırlamaktır. Koşmak, kimsenin seni yakalayamayacağına inanmaktır, koşmak kendine karşı geldikçe ruhunun zemine tutunmasıdır, koşmak biraz da zamanı ve mekanı bükmektir kendi hızınla...
Camı açtım. Bu ayazlı ıslak gecede,sırılsıklam olmasına rağmen koşan özgür adamın dışavurumunun  ve yağmurun hafifçe yüzümü okşamasına izin verdim. Kasıklarımdaki yedi günlük yedi kat kesinin hafif sancısıyla eğilip Tanrı'nın bedenimde yaşam bulmasına izin verdiği yavrumun kömür rengi saçlarını öptüm. Ben gecenin içine koşan o özgür adam olmasam da içimde büyüttüğüm minik kosmosu kucaklayabilecek kadar ayrıcalıklıydım.

BAAAM!

Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM! Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM! Kimseye göndermeyeceğin halde yaz...