PODCAST

12 Mart 2023 Pazar

Rüya ve Ülke

 Dört

Kitabın dördüncü bölümüne denk gelen yer yani. Sayfa71. Şöyle yazmışım sayfanın yazardan bana kalan üst boşluğuna:

"Rüyamda D. sayfiye bir yerde, benim uzun ,güderi yakası ve içi kürklü paltomla dolaşıyordu. Üstüne büyük gelse de; yaz olsa da..."

Rüyalarımı okuduğum kitaplara kaç kez not etmişimdir bilmiyorum. Nadir olsa gerek. Bir hayli sembolik bir rüya. Sayfiye yeri her ne kadar güzel bir şeye işaret etse de, tekinsizlik ilk başta D.'nin varlığı, ondan sonra da onun üstünde bana ait olan güderi ve kürklü palto ile başlayıp, yazın ortasında benim paltomla sayfiye yerde dolaşıyor olmasıyla zirveye çıkıyor. Neden benim paltomu giyiyorsun, D.? Seninle kurduğumuz bu uyumsuz ortaklığın sebebi ne? Bana ait olan bir şeyi kendine yakıştırıyor musun acaba? Yoksa sadece bana ait olduğu için mi kıymetli o palto senin için? Peki ya yaz? Sıcak? Olmazların içinde oldurmaya çalıştığın varlığının mücadelesini mi anlatıyorsun bana? Peki ya ben seni neden uzaktan izliyorum da paltomu geri almıyorum? Belki de ben verdim sana o paltoyu. O yüzden istemeye utanıyorum. Üzerinde sakil duran gösterişli paltomla güneşin altında bir kaçık gibi gezmenden gizli bir haz mı duyuyorum yoksa? 

Rüya bu işte. Uyandıktan sonra sorduğun soruları cevaplayacak bir platformu yok. Aklına çengellerle asılı sorular bırakmaktan başka bir işlevi de yok bazen...

Aynı bölümde ilerliyorum.

Yağmurlu bir sabah, arabada mırıl mırıl çalan bir caz koleksiyonu. Camdan dışarıyı izliyorum. Sağ taraftaki otobüsün içinde nizamsızca sıkışmış insanları otobüsün buharlanmış camlarının ardından seçmeye çalışıyorum. Mütemadiyen mutsuz, umutsuz ve uykusunu almamış insanların dört tekerleğin üstünde varış noktalarına gitmelerinin serüvensiz bir yolculuk olduğuna kanaat getiriyorum. T.'ye bakıyorum. Yanağına dokunuyorum. Sakallarını kesmemiş. 

"Beynin bir ülke olsa hangi ülke olurdu?" diye soruyorum.

 Yazarın kendine sorduğu soruyu ona soruyorum. Cevap vermesine fırsat vermeden kendi fikrimi söylüyorum. 

"Nordik bir ülke olmalı"

 "Neden?" diye soruyor. 

"Çünkü analitiksin, çünkü dürüstsün, çünkü düzenlisin, çünkü adilsin ve kaosa yer yok içinde..."diye hızlıca sıralıyorum. Sonra şehir seçiyorum. 

"Oslo'sun sen. Yani Norveç'sin." Peki ya benim beynim nereli? diye soruyorum. 

Bu tarz hızlı çıkarımlar gerektiren sorulara hemen cevap vermez. "Düşünmem gerek" diyor. Birkaç şarkı daha geçiyor sanırım. Arabada kontrbas, trompet, piyano ve saksafon sesleri birbirine yavaşça karışıp yağmurla birleşiyor. 

"Lübnan'sın" diyor. Sessizliği delip geçiyor sesi.

Lübnan. Tam olarak doğu değil ama asla batı da değil. Cömert, coşkulu, kökleri sağlam ama bir o kadar da kompleks, katı ve gururlu. Aynada kendime bakıyorum. Omzumdan aşağı dökülen kalın saçlarımın, iri gözlerimin ve ince dudaklarımın Lübnan yansımasını hissetmeye çalışıyorum. Gözlerime sürme çekmeye karar veriyorum. Lübnanlı bir kadının gözleri sürmeli, ruhu cehennem yeri olmalıymış gibi hissediyorum. Orta doğunun ateşi mi kalbimi bazen yangın yerine çeviriyor yoksa? Bilmiyorum. İçimdeki tutkuların zahter, kimyon ve muskat aromalarına tutunuyorum. Kimsenin bilmediği sözcüklerimi içimden geçirip gülümsüyorum; gülümsemeyi gülmekten daha çok seviyorum çünkü.



29 Nisan 2022 Cuma

Nisan.

 Kocaman Barbet cinsi köpeğiyle her sabah yürüyüşe çıkan adam beni görünce dalgalı kır saçlarını eliyle tarayıp belli belirsiz tebessüm ediyor. Nasıl bir denk gelişse her gün arabayı park edip indiğimde karşımda buluyorum. Neden Barbet? diye içimden soruyorum her gördüğümde. İkisi birlikte absürt denecek bir uyumsuzluk içindeler. Sonra adam cebini yokluyor. Köpek ödülü kurabiyelerden çıkarıyor. Dev Barbet, itaatle yere çöküyor, sahibinin fırlattığı kurabiyeyi bir lokmada yutuyor. Bu sahneye tekrar tanık olmak istemiyorum çünkü sonrasında yine aynı şey oluyor. Dalgalı kır saçlı adam bana bakıyor, plakamı okuyup belli belirsiz tebessüm ediyor. Maskemi takıyorum. Tebessüme karşılık vermiş olabilme ihtimalimle baş başa bırakıyorum adamı ve dev Barbeti. Bazı insanlarla karşılaşmak sizde de tekinsiz hisler yaratır mı? Ben de yaratıyor. Kablosuz kulaklıklarımın sesini daha da açıyorum. Müzik hep olmalı, adımlarıma eşlik etmeli. Harmony Korine çalıyor. Enteresan bir şekilde acayip klipinden başka aklımda hiçbir anısı olmayan bir parça. Halbuki benim yaşamımda ilmik ilmik işlenen anı kodlarının hepsinin bir şarkısı vardır. Sabahın serinliğini göğsümde hissediyorum. Mevsimine göre giyinmememin bedelini göğüs kafesime dolan serin rüzgarla ürpererek ödüyorum. Fermuarımı çekiyorum. Güneş gözlüklerimi takıyorum. Güneş yok. Sabah yedi on beş. Gereksiz göz temaslarının gardiyanı olan gözlüklerim beni birkaç lüzumsuz selamlaşmadan kurtarıyor. Binanın içi sıcaklığı ile içimi ısıtıyor. Gece koltuklarda sızmış kediler, uykulu bakışlarla tembel tembel miyavlıyorlar. Bir kedi gibi her yerde kıvrılıp uyuyabilmek bu hayatta en çok istediğim şeylerden biri. Yatağı rahatsız diye terk ettiğimiz sayısız otel odasını hatırlıyorum bir anda. Princess and the Pea hikayesindeki o gerçek prenses gibi yataktaki en ufak bir falso beni hayattan soğutabiliyor. Pelion'daki berbat yatak geliyor aklıma. Booking'de 9.9 puan gözüken efsane otelin, içi yünler ve çaputlarla doldurulmuş korkunç yatağı... Sıcaktan ve çaresizlikten ağlamaya hazırken, T'nin elimden tutup. "Haydi denize girelim, çıkınca rakımızı içip yemeğimizi yiyelim akşam üstü serinliğinde rahat yataklı bir otel bulup orada uyuyacağız" deyip içime serin sular serpmesiyle o çaresizlik yerini huzura bırakmıştı. Benim yaşadığım küçük krizleri, gereksiz korkularımı ve paranoyalarımı hep serinkanlı ve aklıselim sözlerle yatıştırmayı bilen canım T.' me sarılıp, ufunetlerimin serin mavi Ege sularında yok oluşuna tanık olmuştum o gün bir kez daha... 

Bazı insanlar otobüste, uçakta veya trende de aynı kedi gibi kıvrılıp uyuyabiliyor. Bu insanların uyku hikayelerini hep merak etmişimdir. Anneleri onları bebekken nasıl uyuttu? Uykuyu nasıl bu kadar sevdiler? Omurgaları nasıl bu denli sağlıklı? Bu insanların kedilerle bağları olduğunu düşünürüm hep. Kedileri seven insanlar her bulduğu yerde uyuyabilme performansına sahip olabilirler. Berbat bir korelasyon ama tecrübemle doğru orantısı şüphesiz.

Merdivenleri hızla çıkarken, düzenli yürümenin dizleri ve bacakları hafiflettiğini düşünüyorum. Çıkarmaya henüz hazır olmadığım N95 maskemin içinde hafif nemlenen ağzım ve burnum canımı sıksa da merdivenden çıkarken hiç tıkanmayışım keyfimi düzeltiyor. Şiddetle B.'yi görmek istiyorum. Ona anlatacak hep çok şeyim var. Zaman ve mekanı büküp açtığımız o derin sözcükler tünelini düşlüyorum. Birden karşıma çıkıyor. Kafasının tepesindeki dev topuz, sorgulayıcı baykuş bakışlarıyla üstümden geçen geceyi okumaya çalışıyor. Onunla konuşurken bazen kimin konuştuğu belli olmuyor. Kafaları açan sorular, rüyalar, duyulan sesler, kozmik frekanslar, doğa, insanlar, insiyeler, sesler ve şarkılar hepsi iç içe geçip düğümleniyor ve kendi kendine çözülüyor. Bazen olur olmaz tek elini göğsüne diğer elini de güneşe tutuyor. Anlattıklarımdan tükenen yüreğini türlü yöntemlerle şarj ediyor. Bana bir şarkı çal diyor. Müzik zevkimi ve ona verdiğim mesajları seviyor. Sonra yine boyutları reddeden sözcükleri havaya iliştirip sessizce tünele itiyoruz. 

Kendimi doğaya atıyorum sonra. Massive Attack, "Live with me" adımlarım hızlanıyor. Sümbüllerin bahçeye taştığı bahçeden birkaç sümbül kopartıyorum. Kokularını içime çekince sevdiğim birine sarılmış gibi oluyorum.


12 Nisan 2022 Salı

Aklındaki sesle okunacaklar.

 Bu bir kutlama mı? Belki. Günlerden beri bedenimde direnen ve beni tecrite sürükleyen virüsün son partiküllerinin de yok oluşuna içiyorum sanırım. Ağzıma aldığım Chivas önce sert Scotch kuvvetiyle tükürük salgımla birleşiyor, bu birleşim yutağıma giden yolculuğu hızlandırıyor. Yutağımdaki kaydırakta sessizce tüm aromasını bırakarak mideme doğru iniyor. Midemin bu kekre tadı özümsemesi saniyeler içince gerçekleşiyor. İşte tam orada ne oluyor biliyor musun? Öz suyumla birleşiyor, viski. Mide zarımdan kaçarak kanıma karışıyor. Kanıma karışan beher zerre viski damarlarımı genişletiyor, nabzım yavaşlıyor ve vücuduma rahatlatıcı bir sıcaklık yayılıyor. Bu sıcaklık düşüncelerimi yoğunlaştırıyor ve duygularımı yumuşatıyor. Filtreler, korkular, tereddütler ve saklanışlar... Hepsi ama hepsi kanıma karışan bu tatlı sert scotch tadının etkisiyle yumuşuyor, kırılıyor ve paramparça oluyor. Bu güzel bir his. Şimdi kopuk kopuk diyalog parçaları yüzüyor aklımda; istesem birleştiririm ama istemiyorum. Kaldığı gibi süzülsün istiyorum. Ölü kelebeklerin üstünü örtüyor alkol, daha da yüzeye çıkıyor kelebekler. Ölüler. Dirilebilirler diyorsun. İzin veremem, veremezsin, veremeyiz. Alırım veririm ben seni yenerim. Alamazsın veremezsin sen beni yenemezsin. Bu lanet olası oyunda hep yenildim ben çocukken, bu şu an aklıma geliyor. 

Kötü matematiğime güvenmeyip bugüne kadar saydırıyorum otomatik hesaplayıcıya. Alırım 18 yıl, veririm 3 ay, ben seni yenerim 16 gün olmuş. Sonra bunun üstüne 70'e kadar giderse diye saydırıyoruz. Yani ben 70 imin 12 Nisan'ında alırım 48 yıl, veririm 3 ay ben seni yenerim 16. gününde mi olacağım bu oyunun? Yaşlılıktan tek beklentim yeşil kadife bir berjer koltuk ve istediğim zaman istediğim içkiyi içecek kadar sağlık. Bunu biliyor muydun? Tabi ki aklıma hemen şu geliyor.

Bir anda acıyan gözlerime su serpilmiş gibi oldu. İstemiyorum beni ağlarken görmeni. Gündüz cesaret edemediğin bir ısrar var üstünde; direnmiyorum. 

-Kilo mu aldın sen? 

-Elini göster. 

-Elin büyümüş. 

48. yılda da muhtemelen kırışıklıklarımdan bahsedecek kadar patavatsız olacaksın ( ve ben yine önce sinir olup sonra gülüp geçeceğim) 

Gönlümü senden özgürleştiremiyorum diyorsun ama bir gönül bunca sevecek kadar daha nasıl özgür olabilir diye sormak istiyorum. Sormuyorum. Biliyorum çünkü böyle günlerin ertesinde çok kötü oluyorsun. Oluyorum. Sonra yine susmalar, tamam artıklar ama daha sonra bir gece yine kana karışan alkol ve... Alkolün yolculuğunu iyi biliriz, değil mi?

Bugün buraya sana yazamadıklarımı yazmak için oturmuştum. Bi bok yazamıyorum. Bak yine depar atıyorum ayaklarımı götüme değdirerek.  Belki pratik yapmam lazım bu konuda. Zamanı denk getiremedik diye bir şey yok bence. Denklik denkleşemeyince inşa ediliyor. Belki senin de yazman lazım. Aslında yazsan sen de. 



31 Mart 2021 Çarşamba

28 Ocak 2021 Perşembe

hayal"et"


 2021'in 28. günü.

Ne garip değil mi? Bazı insanlar geçmişlerini hatırlamak için geceye ihtiyaç duyar. Bazıları içinse, zamanda yolculuk için zaman seçimi yoktur. Acaba frengi ile boğuşurken ulaşamadığı kadınlara olan nefretini aforizmalarla besleyen Nietzsche daha çok geceleri mi yazardı? Peki ya senelerce kimseyle konuşmadan kaldığı akıl hastanesinde, kaç kere rüyasında kamçılanan atı gördü?

Rüyada hep aynı şeyi görmek, gecenin kadifesine süzülmek değil de katranında boğulmak mıydı? Peki ya binlerce kiloluk zamanın altında kalıp kendine ayıracak tek bir an'a sahip çıkamamak bir başka şekilde boğulmak değil miydi?

Vaktiyle burada benimle sohbet eden hayalet, neredesin şimdi? 


27 Ocak 2021 Çarşamba

buraya yazıyor olmak,

hayattayım demek.

akşama kar yağacağının ihtimalini sevmek,

hayattayım demek.

28.01.2004 gece 2:11 /yani bundan tam 17 sene evvel bu gece

Bir şişe şarap açtım.

Müzik dinliorum.

Çorap da giydim bu arada.

İçimden baara baara şarkı sölüorum.

Dışarıda felaket yağmur yaayo

uyuz oluyorum panjurlara çok ses yapıo


bir sır:

ben senin sandığın kadar cesur değilim.








BAAAM!

Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM! Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM! Kimseye göndermeyeceğin halde yaz...