PODCAST

15 Ağustos 2023 Salı

Doğum, ölüm ve atmosfer

İlk his karıncalanmaktır. 

Bebek doğduğunda karıncalanma hissini ayrıştıramadığı için ağlıyordur. 

Annesinin plasentasındaki sıvı geçişlerinde, -aşağıdan yukarı çıkan reflü etkisiyle- bazen kamaşmıştır ama asla böyle karıncalanmamıştır. 

Doğmak candan çıkmaktır. 

Bir başka candan başka bir canın çıkması; bir nevi vardan var olmak, yokluğun doğuşunu kanıtlar gibi.

Canın çıksın diyenler bir kez daha doğurmanı isterler ,aslında o zaman zevk alırız canımızı acıtandan. Candan çıkanın da cana dair olduğundan gerek.

Yokluğu keşfetmek; gizli masum bir zevk. Suskular arttıkça, siyah ince bir buzun uğuldayan tüm diyalogların üzerini sabır ve sinsilikle örtmesi; hayran olunası bir eksiliş.

Tüm bu kusurlu kurgunun bir başka boyutu, vahşeti örtmek için edinilen insanımsılıklar, alışkanlıklar ve varsayılamayanlarla süslenen o komplike zevklerdi.

Seni doğururken beni hiç acıtmadığından mıdır, yoksa kendime varlıkla yokluktan oluşturduğum uzay boşluğumdan mıdır bu hızlı kabullenişim?

Ruhtaki sendromların hepsinin bir kalıntısı vardı suratında. Suratından akan düzensiz fiiller. Kaos. Donukluk. Zamanı yitiriş. Sanki yüzün paramparça olsa bir anda tekrar aynı şekle girmesi sancısız ve kısa bir süreç olacaktı. 

– hayır, bu senin bana göstermek istediğindi- 

Düşüncelerin hızından mı yanacaktık, yoksa sentetik konfor alanımız mı yanacaktı? Düşlerde oynadığımız sekseklerin yerdeki izleri mi silinecekti? Maktulün çevresini saran izler gibi mi olacaktı yoksa? Çevresi kapatılacak ve kimse giremeyecekti belki de. Bunu istemedik. 

İstemedik ama onlar geldiler, gittiler, kaldılar; hatta öldüler. Bomboş bir karanlığa saklandık. Asıl varlığın olmadığı, hiçliğin bile doğmadığı.

Çok sıcaktı. 

Bir sürü merdivenli sokaktan çıktın. Biraz nefessiz kaldın, biraz tıkandın ama nihayetinde vardın.

Yanıma geldiğinde bedenin nemlenmişti –dokunmadan hissedebildiğin şeyler vardır bazen, bazen yaklaştığında azalan ama uzaklaştığında çoğalır cinsten şeyler, kaçamadığın saklanamadığın şeyler- Kaçsan da saklayamadığın şeyler.

Duymadan yarattığın sesler, görmeden bedenleşen hayaletlerin gibi. Ya da sen gibi ben gibi, varlığı savunulmasına rağmen aslında olmayan, olsa da formu anlaşılamayan. 

Sadece çoklu bir histerinin var olarak kabul ettiği ve doğmuş kabul edilen ama kabul edildiği yerin aslında hiç sıcak olmadığı.

Neminin yarattığı hare ile yanımda sıcaktan titreyerek dururken, benim de kırmızı rujum ısınmıştı dudaklarımda. Bazen anların kokulara karışmasında sakınca yoktur. Yeter ki ne zaman ,nerede kırılacağını bilsin haz peşinde koşmalar.

Sonrası pek yok.

Süt mavisi renkli bir odada oturup yüzlerce kez dinlenen bir şarkıyı tekrar dinlemiştin belki de. Süt mavisi renkli bir odada oturup yüzlerce kez dinlenen bir şarkıyı tekrar dinlemiştim belki de.

Belki de bilinmesin istediğin için, hiç var olmamış; varlığın ne olduğu bile bilinmeyen bir karanlığın içine hapsettin ısını.

Tek hatırladığım, üstümden sıcak bir karanlık geçti ve adına zaman dediler.

Sanılanın aksine, parlaklığı muhteşem bir karıncalanma hissi vermişti. Atmosfer ve uzay arasında kesin bir sınır yoktur. Öğretiler bile nerede durduğunu tam olarak anlamana yardımcı olamayabilir.

Varsayımlarımız ve kanıta dayatma yöntemlerimizle uydurduğumuz hesaplamalardır sahip olduğumuz gerçekler.  Kendi çektiğimiz ve üzerinde yürümeye kendimizi zorladığımız çizgiler... 

Sahi senin ortalama sıcaklığın -270 derece olsa ne olur, olmasa? 

Bir oluşlarda, mevsim hep en sevdiğine dönüşür. Kar gördüğünde ısınmanın sebebi belki de budur. Bir böceğin duyarlarıyla avına yaklaştığı o muhteşem anın hazzıdır belki hafifçe ürpermek.

Görelilik, cisimlerin elastik dokuyu bükmelerinden geçiyorsa, büktüğüm bu illüzyonu yut şimdi. Asıl o zaman tanrıyı yutmak nedir göreceksin. Tanrı, boğazından geçen alkolün içinde kaybolan tükürüğündeydi belki.

Zamansız ve yarışsız. Sek ve buzsuz. Hayaller ve hayaller.

Ruhuna bıraktığım dirilişi, atmosferin üstünden gülümseyen ve binlerce yıl önce sönmüş bir yıldız farz et. Zifirden zikirlerle kutlayalım tüm güzel yanılsamalarımızı.





13 Ağustos 2023 Pazar

Marla

-Sen sıçarken nasıl ses çıkmıyor tuvaletten? Haydi sesi bir şekilde anlarım da, kokuyu nasıl yok ediyorsun?
Sorduğum sorular karşısında sırıttı. Opera bulvarına yakın konakladığımız üç yıldızlı otelin en üst katında kral dairesi sayılabilecek odamızın Fransız balkonuna yaslanmış, sigarasını içiyordu. Kirpi gibi sarı saçları ve mor makyajı ile alternatif bir Marla Singer'dı benim için. 
-Tuvalete oturmadan önce tuvalet deliğine bolca tuvalet kağıdı atıyorum. Böylece düşen bok, ses çıkarmıyor. Bok düştüğü anda da sifonu çekiyorum, böylece kokmuyor.
Saatlerce oturup bu tuhaf alışkanlıklarını, çıkarımlarını ve aforizmalarını dinleyebilirim onun. Dünyanın en basit hadisesini bile şiirsel bir dille ve türlü kaynakçalarla anlatabilir. İsterse zekasıyla acımadan kanatabilme gücü olsa da, o gücü kadife kınında bir hançer gibi saklar ve sözcüklerini o kadifeden seçer; eğer hançerine değerse sözler, vay halinize! Ne Matrix'in hapları, ne endorfin ne melatonin! Hiçbiri unutturamaz size o sözlerin yarasını.
Onunla belki yüz yıl önce tanıştık, belki de yirmi dört yıl. Einstein işine bak, sen! 
Bir gece yine dünyayı kurtaramamaktan yorgun düşmüştük. Soğuk bir Selanik gecesinde, şaraptan kurumuş burnum ve ağzım, elimde konuştuklarımızı not aldığım pembe deri defterim, ardımda bıraktıklarım ve küçücük bir kardan adamın bile beni ağlatabildiği zamanlar... Gecenin bir vakti tavandan gelen seslerle uykudan solmaya başlayan sohbetimiz dirilmişti.
-Bu ses ne?
-Komşu. Takunyalarla geziyor. Hep böyle.
-Ver bana bir sopa.
-Saçmalama, len!
Oysa biliyordu ki, aklımdan geçenle, aklımdan geçeni yapma hızım arasındaki süre bazen bir gün, bazen bir ay, bazen bir ömür bazen ise bir mili saniye sürebilirdi. Bu normal bir şeydi belki ama normal olmayan bu hızın durumlar nasıl, kişiler kim olursa olsun, asla kestirilemeyeceğiydi. Üzgünüm yine Einstein; işine bak, sen! 
Bu hikayenin sonunda şöyle bir sahne vardı. Ben evin içinde hızla koşuyor ve bir yandan da var gücümle elimdeki sopayla tavana vuruyordum. Marla, yalvararak ardımdan koşuyordu. Yapma! Ne olur! Yapma, yeter! 
Soğuktan donanı buzla ovarlarmış, sevgili okuyucu. Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir . İşte bu tavana vurulan kötek, yukarıdaki takunyalının topuklarını kesmişti.
Sen farkında olsan da olmasan da ben dediğin her şeyi dinliyorum, Marla. Sıçmanın bile bir edebi var! Edep yahu! 
Senden başka kimi böyle dinlerim ki ben?
Kimseyi.

10 Ağustos 2023 Perşembe

Gülümsüyorsun ama üzgün olduğunu biliyorum.

 uzun uzadıya düşünmemek için;

küçük matematik işlemleri yapıp zamanı oyalamaya çalıştı.

mutfağa girip havuçları ve mantarları sabırla, yavaş yavaş, sadece kesme anına odaklanarak doğradı.

sadece müzik dinledi.

büyülü ormanda yürüyüşe gitti. Oradaki dev hamağa uzandı. Ağaçtaki yavru kargalarla bakıştı.

karşı evdeki komşuların olası hayatları hakkında olanaksız senaryolar yazdı.

turuncu renk oje sürdü, turuncu renk gözlüklere baktı.

Aynanın karşısına geçti sonra. "Bir anda kes" dedi dövmeli adama. Adam, kalın saçları bir at kuyruğu yapıp en keskin makasıyla kesmeye çalıştı. Tek hamlede olmadı. Birkaç hamle. Kırt kırt kırt. Santimetrelerce saçı avuçlarının arasında kavrayıp aynadan gösterdi. " Yeter mi?" diye sordu. " Yetmez" dedi. Daha da kesti. Sonra biraz daha. Biraz daha. Enseleri jiletli tıraş makinesiyle aldırana kadar "devam" dedi.

Saçlarının ucunu kestirmeye bile korkan kadınlar nefeslerini tutmuş kesilen saçlara bakıyorlardı. Aralarında sessizce konuşmaya başladılar. Kulakları iyi duyardı. "Deli mi ne?" demişti bir tanesi. Göz göze geldiler. Meydan okumayı sevdiği için gözünü ayırmadı kadından, ve kadın utancından yere bakana kadar gözlerini ayırmadı ondan.

Ezelden beri Kızılderili'ydi oysa. Kabilesini bile bulmuştu. Fırtına kartalı kabilesi. Pontuslardan Karadeniz'e uzanan bir soyun bilmem kaçıncı kuşağının uzantısı. Saç kesmek spritüal bağların kesilmesiydi. Saç kesmek ayrılıktı. Köklerden uzaklaşmaktı. Anıların iletildiği son noktaydı saçlar; anıları da kesmekti belki bu eylem.

  "Amazon kadınları gibisin" demişti adam elinde kestiği saçları tutarken. Cesaretini kastetmişti ama bilmiyordu ki Amazon kadınları iyi ok atmak için memelerini bile keserdi. Bir Amazon olsa, memelerini de keserdi; biliyordu kendini.

Ayağa kalktı. Eksik olan tek şey kırmızı rujdu. Çapraz aynadan onu gizlice izleyen kadının gözünün içine bakarak dudaklarını kırmızıya boyadı (sadece kırmızı rengi aynaya bakmadan sürebilmek kim bilir ne anlama geliyor?) Dışarı çıkınca belki yüzyıl kadar geçen bir süredir ilk defa çıplak kalan ensesini yalayan rüzgar tüylerini ürpertti. Bir süre durdu. Rüzgar sadık bir aşık gibi ensesindeydi. Sarıyor, sarmalıyor, öpüyor, yalıyor sonra da ürpertiyordu. Ne kadar durdu? Sonsuzluk ve Bir Gün'ün repliklerini hatırlayıp gülümseyecek kadar uzun.

-"Yarın ne kadar uzun?" 

- "Sonsuzluk ve bir gün."

-"Gülümsüyorsun, ama üzgün olduğunu biliyorum."

Gülümsüyorsun, ama üzgün olduğunu biliyorum... Bunu söylemek istemişti. Ona söyleyemediklerini kendine söylüyordu. Gülümsüyoruz ama bazen çok üzgünüz. Bazen de değiliz. Neden üzgün olduğunu hiç sormamıştı. Bir kere sormuştu ya da. Geceydi, ay vardı ve sözcükler anlamını yitirmişti yine.

Toprakta yetişen şifalarla aklını yükseltirken çokça insanların neden labirent dövmesi yaptırdığını düşündü. Labirent denince aklına hiçbir umudun gelmediğini fark etti. Oysa labirentler çıkılması güç ve karışık geçenekleri olan bir yapıydı. Neden labirentlerin hiç çıkışı olabileceği aklına gelmemişti? Bu dövmeyi yaptıranlar çıkış umuduna mı yoksa orada sonsuza kadar hapsolmaya mı inanarak bedenlerine zerk etmişti boyalarla o şekli? Labirent dövmesi olan hiçbir tanıdığı yoktu. Bu sorunun cevabı şu an yoktu.

Cevabı olmayan soruları ısrarla sormamayı öğreniyordu. Bu çaresizlik değildi. Bu yorgunluktu. 

Gece iyiydi. Dumanlar bile sevmişti saçlarını. Sarıp sarmalıyorlardı. Ensesindeki kısacık saçların arasında kalan minicik kum tanesini fark etti, parmaklarının arasına aldı kum tanesini ve uzun uzun inceledi. Kum tanesi bile tutunmayı biliyordu. Kum tanesi bile isterse istediği yerde kalıyordu.

Bir kum tanesi, hayatın en meşakkatli sorusuna bile cevap olabiliyordu.



12 Mart 2023 Pazar

Rüya ve Ülke

 Dört

Kitabın dördüncü bölümüne denk gelen yer yani. Sayfa71. Şöyle yazmışım sayfanın yazardan bana kalan üst boşluğuna:

"Rüyamda D. sayfiye bir yerde, benim uzun ,güderi yakası ve içi kürklü paltomla dolaşıyordu. Üstüne büyük gelse de; yaz olsa da..."

Rüyalarımı okuduğum kitaplara kaç kez not etmişimdir bilmiyorum. Nadir olsa gerek. Bir hayli sembolik bir rüya. Sayfiye yeri her ne kadar güzel bir şeye işaret etse de, tekinsizlik ilk başta D.'nin varlığı, ondan sonra da onun üstünde bana ait olan güderi ve kürklü palto ile başlayıp, yazın ortasında benim paltomla sayfiye yerde dolaşıyor olmasıyla zirveye çıkıyor. Neden benim paltomu giyiyorsun, D.? Seninle kurduğumuz bu uyumsuz ortaklığın sebebi ne? Bana ait olan bir şeyi kendine yakıştırıyor musun acaba? Yoksa sadece bana ait olduğu için mi kıymetli o palto senin için? Peki ya yaz? Sıcak? Olmazların içinde oldurmaya çalıştığın varlığının mücadelesini mi anlatıyorsun bana? Peki ya ben seni neden uzaktan izliyorum da paltomu geri almıyorum? Belki de ben verdim sana o paltoyu. O yüzden istemeye utanıyorum. Üzerinde sakil duran gösterişli paltomla güneşin altında bir kaçık gibi gezmenden gizli bir haz mı duyuyorum yoksa? 

Rüya bu işte. Uyandıktan sonra sorduğun soruları cevaplayacak bir platformu yok. Aklına çengellerle asılı sorular bırakmaktan başka bir işlevi de yok bazen...

Aynı bölümde ilerliyorum.

Yağmurlu bir sabah, arabada mırıl mırıl çalan bir caz koleksiyonu. Camdan dışarıyı izliyorum. Sağ taraftaki otobüsün içinde nizamsızca sıkışmış insanları otobüsün buharlanmış camlarının ardından seçmeye çalışıyorum. Mütemadiyen mutsuz, umutsuz ve uykusunu almamış insanların dört tekerleğin üstünde varış noktalarına gitmelerinin serüvensiz bir yolculuk olduğuna kanaat getiriyorum. T.'ye bakıyorum. Yanağına dokunuyorum. Sakallarını kesmemiş. 

"Beynin bir ülke olsa hangi ülke olurdu?" diye soruyorum.

 Yazarın kendine sorduğu soruyu ona soruyorum. Cevap vermesine fırsat vermeden kendi fikrimi söylüyorum. 

"Nordik bir ülke olmalı"

 "Neden?" diye soruyor. 

"Çünkü analitiksin, çünkü dürüstsün, çünkü düzenlisin, çünkü adilsin ve kaosa yer yok içinde..."diye hızlıca sıralıyorum. Sonra şehir seçiyorum. 

"Oslo'sun sen. Yani Norveç'sin." Peki ya benim beynim nereli? diye soruyorum. 

Bu tarz hızlı çıkarımlar gerektiren sorulara hemen cevap vermez. "Düşünmem gerek" diyor. Birkaç şarkı daha geçiyor sanırım. Arabada kontrbas, trompet, piyano ve saksafon sesleri birbirine yavaşça karışıp yağmurla birleşiyor. 

"Lübnan'sın" diyor. Sessizliği delip geçiyor sesi.

Lübnan. Tam olarak doğu değil ama asla batı da değil. Cömert, coşkulu, kökleri sağlam ama bir o kadar da kompleks, katı ve gururlu. Aynada kendime bakıyorum. Omzumdan aşağı dökülen kalın saçlarımın, iri gözlerimin ve ince dudaklarımın Lübnan yansımasını hissetmeye çalışıyorum. Gözlerime sürme çekmeye karar veriyorum. Lübnanlı bir kadının gözleri sürmeli, ruhu cehennem yeri olmalıymış gibi hissediyorum. Orta doğunun ateşi mi kalbimi bazen yangın yerine çeviriyor yoksa? Bilmiyorum. İçimdeki tutkuların zahter, kimyon ve muskat aromalarına tutunuyorum. Kimsenin bilmediği sözcüklerimi içimden geçirip gülümsüyorum; gülümsemeyi gülmekten daha çok seviyorum çünkü.



29 Nisan 2022 Cuma

Nisan.

 Kocaman Barbet cinsi köpeğiyle her sabah yürüyüşe çıkan adam beni görünce dalgalı kır saçlarını eliyle tarayıp belli belirsiz tebessüm ediyor. Nasıl bir denk gelişse her gün arabayı park edip indiğimde karşımda buluyorum. Neden Barbet? diye içimden soruyorum her gördüğümde. İkisi birlikte absürt denecek bir uyumsuzluk içindeler. Sonra adam cebini yokluyor. Köpek ödülü kurabiyelerden çıkarıyor. Dev Barbet, itaatle yere çöküyor, sahibinin fırlattığı kurabiyeyi bir lokmada yutuyor. Bu sahneye tekrar tanık olmak istemiyorum çünkü sonrasında yine aynı şey oluyor. Dalgalı kır saçlı adam bana bakıyor, plakamı okuyup belli belirsiz tebessüm ediyor. Maskemi takıyorum. Tebessüme karşılık vermiş olabilme ihtimalimle baş başa bırakıyorum adamı ve dev Barbeti. Bazı insanlarla karşılaşmak sizde de tekinsiz hisler yaratır mı? Ben de yaratıyor. Kablosuz kulaklıklarımın sesini daha da açıyorum. Müzik hep olmalı, adımlarıma eşlik etmeli. Harmony Korine çalıyor. Enteresan bir şekilde acayip klipinden başka aklımda hiçbir anısı olmayan bir parça. Halbuki benim yaşamımda ilmik ilmik işlenen anı kodlarının hepsinin bir şarkısı vardır. Sabahın serinliğini göğsümde hissediyorum. Mevsimine göre giyinmememin bedelini göğüs kafesime dolan serin rüzgarla ürpererek ödüyorum. Fermuarımı çekiyorum. Güneş gözlüklerimi takıyorum. Güneş yok. Sabah yedi on beş. Gereksiz göz temaslarının gardiyanı olan gözlüklerim beni birkaç lüzumsuz selamlaşmadan kurtarıyor. Binanın içi sıcaklığı ile içimi ısıtıyor. Gece koltuklarda sızmış kediler, uykulu bakışlarla tembel tembel miyavlıyorlar. Bir kedi gibi her yerde kıvrılıp uyuyabilmek bu hayatta en çok istediğim şeylerden biri. Yatağı rahatsız diye terk ettiğimiz sayısız otel odasını hatırlıyorum bir anda. Princess and the Pea hikayesindeki o gerçek prenses gibi yataktaki en ufak bir falso beni hayattan soğutabiliyor. Pelion'daki berbat yatak geliyor aklıma. Booking'de 9.9 puan gözüken efsane otelin, içi yünler ve çaputlarla doldurulmuş korkunç yatağı... Sıcaktan ve çaresizlikten ağlamaya hazırken, T'nin elimden tutup. "Haydi denize girelim, çıkınca rakımızı içip yemeğimizi yiyelim akşam üstü serinliğinde rahat yataklı bir otel bulup orada uyuyacağız" deyip içime serin sular serpmesiyle o çaresizlik yerini huzura bırakmıştı. Benim yaşadığım küçük krizleri, gereksiz korkularımı ve paranoyalarımı hep serinkanlı ve aklıselim sözlerle yatıştırmayı bilen canım T.' me sarılıp, ufunetlerimin serin mavi Ege sularında yok oluşuna tanık olmuştum o gün bir kez daha... 

Bazı insanlar otobüste, uçakta veya trende de aynı kedi gibi kıvrılıp uyuyabiliyor. Bu insanların uyku hikayelerini hep merak etmişimdir. Anneleri onları bebekken nasıl uyuttu? Uykuyu nasıl bu kadar sevdiler? Omurgaları nasıl bu denli sağlıklı? Bu insanların kedilerle bağları olduğunu düşünürüm hep. Kedileri seven insanlar her bulduğu yerde uyuyabilme performansına sahip olabilirler. Berbat bir korelasyon ama tecrübemle doğru orantısı şüphesiz.

Merdivenleri hızla çıkarken, düzenli yürümenin dizleri ve bacakları hafiflettiğini düşünüyorum. Çıkarmaya henüz hazır olmadığım N95 maskemin içinde hafif nemlenen ağzım ve burnum canımı sıksa da merdivenden çıkarken hiç tıkanmayışım keyfimi düzeltiyor. Şiddetle B.'yi görmek istiyorum. Ona anlatacak hep çok şeyim var. Zaman ve mekanı büküp açtığımız o derin sözcükler tünelini düşlüyorum. Birden karşıma çıkıyor. Kafasının tepesindeki dev topuz, sorgulayıcı baykuş bakışlarıyla üstümden geçen geceyi okumaya çalışıyor. Onunla konuşurken bazen kimin konuştuğu belli olmuyor. Kafaları açan sorular, rüyalar, duyulan sesler, kozmik frekanslar, doğa, insanlar, insiyeler, sesler ve şarkılar hepsi iç içe geçip düğümleniyor ve kendi kendine çözülüyor. Bazen olur olmaz tek elini göğsüne diğer elini de güneşe tutuyor. Anlattıklarımdan tükenen yüreğini türlü yöntemlerle şarj ediyor. Bana bir şarkı çal diyor. Müzik zevkimi ve ona verdiğim mesajları seviyor. Sonra yine boyutları reddeden sözcükleri havaya iliştirip sessizce tünele itiyoruz. 

Kendimi doğaya atıyorum sonra. Massive Attack, "Live with me" adımlarım hızlanıyor. Sümbüllerin bahçeye taştığı bahçeden birkaç sümbül kopartıyorum. Kokularını içime çekince sevdiğim birine sarılmış gibi oluyorum.


12 Nisan 2022 Salı

Aklındaki sesle okunacaklar.

 Bu bir kutlama mı? Belki. Günlerden beri bedenimde direnen ve beni tecrite sürükleyen virüsün son partiküllerinin de yok oluşuna içiyorum sanırım. Ağzıma aldığım Chivas önce sert Scotch kuvvetiyle tükürük salgımla birleşiyor, bu birleşim yutağıma giden yolculuğu hızlandırıyor. Yutağımdaki kaydırakta sessizce tüm aromasını bırakarak mideme doğru iniyor. Midemin bu kekre tadı özümsemesi saniyeler içince gerçekleşiyor. İşte tam orada ne oluyor biliyor musun? Öz suyumla birleşiyor, viski. Mide zarımdan kaçarak kanıma karışıyor. Kanıma karışan beher zerre viski damarlarımı genişletiyor, nabzım yavaşlıyor ve vücuduma rahatlatıcı bir sıcaklık yayılıyor. Bu sıcaklık düşüncelerimi yoğunlaştırıyor ve duygularımı yumuşatıyor. Filtreler, korkular, tereddütler ve saklanışlar... Hepsi ama hepsi kanıma karışan bu tatlı sert scotch tadının etkisiyle yumuşuyor, kırılıyor ve paramparça oluyor. Bu güzel bir his. Şimdi kopuk kopuk diyalog parçaları yüzüyor aklımda; istesem birleştiririm ama istemiyorum. Kaldığı gibi süzülsün istiyorum. Ölü kelebeklerin üstünü örtüyor alkol, daha da yüzeye çıkıyor kelebekler. Ölüler. Dirilebilirler diyorsun. İzin veremem, veremezsin, veremeyiz. Alırım veririm ben seni yenerim. Alamazsın veremezsin sen beni yenemezsin. Bu lanet olası oyunda hep yenildim ben çocukken, bu şu an aklıma geliyor. 

Kötü matematiğime güvenmeyip bugüne kadar saydırıyorum otomatik hesaplayıcıya. Alırım 18 yıl, veririm 3 ay, ben seni yenerim 16 gün olmuş. Sonra bunun üstüne 70'e kadar giderse diye saydırıyoruz. Yani ben 70 imin 12 Nisan'ında alırım 48 yıl, veririm 3 ay ben seni yenerim 16. gününde mi olacağım bu oyunun? Yaşlılıktan tek beklentim yeşil kadife bir berjer koltuk ve istediğim zaman istediğim içkiyi içecek kadar sağlık. Bunu biliyor muydun? Tabi ki aklıma hemen şu geliyor.

Bir anda acıyan gözlerime su serpilmiş gibi oldu. İstemiyorum beni ağlarken görmeni. Gündüz cesaret edemediğin bir ısrar var üstünde; direnmiyorum. 

-Kilo mu aldın sen? 

-Elini göster. 

-Elin büyümüş. 

48. yılda da muhtemelen kırışıklıklarımdan bahsedecek kadar patavatsız olacaksın ( ve ben yine önce sinir olup sonra gülüp geçeceğim) 

Gönlümü senden özgürleştiremiyorum diyorsun ama bir gönül bunca sevecek kadar daha nasıl özgür olabilir diye sormak istiyorum. Sormuyorum. Biliyorum çünkü böyle günlerin ertesinde çok kötü oluyorsun. Oluyorum. Sonra yine susmalar, tamam artıklar ama daha sonra bir gece yine kana karışan alkol ve... Alkolün yolculuğunu iyi biliriz, değil mi?

Bugün buraya sana yazamadıklarımı yazmak için oturmuştum. Bi bok yazamıyorum. Bak yine depar atıyorum ayaklarımı götüme değdirerek.  Belki pratik yapmam lazım bu konuda. Zamanı denk getiremedik diye bir şey yok bence. Denklik denkleşemeyince inşa ediliyor. Belki senin de yazman lazım. Aslında yazsan sen de. 



31 Mart 2021 Çarşamba

BAAAM!

Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM! Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM! Kimseye göndermeyeceğin halde yaz...