PODCAST
15 Kasım 2015 Pazar
2 Ağustos 2015 Pazar
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Martılar da seni öptüğüne göre artık özgürsün.
kitapların altını çizerek, kenarına köşesine aforizmalar yazarak sayfaları hırpalamayı seviyormuşsun. bunu neden unuttum?
İstanbul'daki son gününün sabahı bulutlu ve nemliydi. Küçük Jonathan sana gökyüzünden martı öpücükleri yolluyordu. Ellerini tulumunun cebine soktun ve kırmızı ayakkabılarına bakarak derin bir iç çektin. Defalarca iç çekmiştin. Seni duymadım. Bana dediklerinle yetindim. Şimdi kalbim nasıl buruştu bir bilsen. Yalnız kaldığın anlarda sadece kendine söyleyebildiğin gerçeklerinle kalbini şişirirken ben başka bir ülkede seni düşünüp içimde acıyan o tuhaf bilinmezliği anlamlandırmaya çalışıyordum.
Bir şeyler kalbini kemirirken benim de ruhum iğneleniyordu fakat her seferinde o buruk "iyiyim" deyişlerinle avunmalıydım. Sen beni avutmaya çalışırken ben gülüşlerindeki eksilmeleri sayıyordum beceriksizce. Sen bunu bilemedin ben ise yanına gelemedim. Yol uzun cebim ise delikti. Ne sevimsiz gerekçeler. Kekreydi yol düşleri.
Yatağında yalnız uyandığın sabahlardan birinde seni aradığımda sesindeki bıkkınlık beni andan koparmıştı. Dakikalarca koltukta kalmıştım. Aynı noktaya bakıyordum. Düşündüğüm tek şey sesindeki o kırgınlıktı. Bıkmıştın. Bıkmaktan bıkacak kadar bıkmıştın. Kelime kullanmasan da anlatmıştın bunu bana.
Sonra o canım ela gözlerindeki yaşları görünce... İçime damlayan karanlığı sana nasıl anlatsaydım? Her karanlığın sabahında billur gibi şakıyan bir bülbülün baş ucuna gelip seni düşlerinden öpeceğini daha sonra da her şeyin yoluna gireceğini sana nasıl söyleyebilirdim? Buna seni hemen nasıl inandırabilirdim?
Şimdi duy beni perim. Duy beni. Hafifçe yürümeye devam et parmak uçlarında, güzel saçların kalsın rüzgarda ve sen sadece kalbini doyur. Gözünden akan her damla yaş seni ışıldatacak mavilere karışsın.
Bütün denizlerden geçip kendine öyle bir yer bul ki şimdi, gözlerini kapatsan da masmavi bir okyanus kucaklasın seni. Hiç korkma. Artık korkacak bir şey kalmadı.
İstanbul'daki son gününün sabahı bulutlu ve nemliydi. Küçük Jonathan sana gökyüzünden martı öpücükleri yolluyordu. Ellerini tulumunun cebine soktun ve kırmızı ayakkabılarına bakarak derin bir iç çektin. Defalarca iç çekmiştin. Seni duymadım. Bana dediklerinle yetindim. Şimdi kalbim nasıl buruştu bir bilsen. Yalnız kaldığın anlarda sadece kendine söyleyebildiğin gerçeklerinle kalbini şişirirken ben başka bir ülkede seni düşünüp içimde acıyan o tuhaf bilinmezliği anlamlandırmaya çalışıyordum.
Bir şeyler kalbini kemirirken benim de ruhum iğneleniyordu fakat her seferinde o buruk "iyiyim" deyişlerinle avunmalıydım. Sen beni avutmaya çalışırken ben gülüşlerindeki eksilmeleri sayıyordum beceriksizce. Sen bunu bilemedin ben ise yanına gelemedim. Yol uzun cebim ise delikti. Ne sevimsiz gerekçeler. Kekreydi yol düşleri.
Yatağında yalnız uyandığın sabahlardan birinde seni aradığımda sesindeki bıkkınlık beni andan koparmıştı. Dakikalarca koltukta kalmıştım. Aynı noktaya bakıyordum. Düşündüğüm tek şey sesindeki o kırgınlıktı. Bıkmıştın. Bıkmaktan bıkacak kadar bıkmıştın. Kelime kullanmasan da anlatmıştın bunu bana.
Sonra o canım ela gözlerindeki yaşları görünce... İçime damlayan karanlığı sana nasıl anlatsaydım? Her karanlığın sabahında billur gibi şakıyan bir bülbülün baş ucuna gelip seni düşlerinden öpeceğini daha sonra da her şeyin yoluna gireceğini sana nasıl söyleyebilirdim? Buna seni hemen nasıl inandırabilirdim?
Şimdi duy beni perim. Duy beni. Hafifçe yürümeye devam et parmak uçlarında, güzel saçların kalsın rüzgarda ve sen sadece kalbini doyur. Gözünden akan her damla yaş seni ışıldatacak mavilere karışsın.
Bütün denizlerden geçip kendine öyle bir yer bul ki şimdi, gözlerini kapatsan da masmavi bir okyanus kucaklasın seni. Hiç korkma. Artık korkacak bir şey kalmadı.
23 Haziran 2015 Salı
Öyle olmadı
A.
bu kadar kalabalığın içinde kimse beni fark etmeyecek diye düşünmüştü. Sadece ayaklarına odaklanarak yürüyordu. Karda yürüyormuş meğer. İzlerini bulmaları için avcılara yardım ediyormuş. Çok geçmeden insanların aktığı bu kalabalık sokakta herkesle birlikte aynı yönde yürüdüğünü fark etti.
İnsanlarla aynı yolda gitmeyi ilk defa seçtiği o karlı sabahta kendi yolundan nice uzaklaştığını görmüyordu elbette. Önce her şey ılık bir ölüm gibi tatlıydı. Nefesindeki alkol gündüze kalmıştı ve kar durmadan yağıyordu...Durmadan...Elleri titreyerek karları avuçladı. Kargalar havalandı. Kardan yükselen kargaların uçuşturduğu kar tozları serbestçe yüzüne, omuzlarına ve saçlarına düşüyordu. Özür dilemeye gidecekti. Bir gece önce yaslandığı alkol duvarının sırtındaki kambere güvenip ayakta duracaktı. Öyle olmadı. Yıkıldı. Kafasını kaldırdığında ona bakan iki kocaman göz vardı. Rasgele öpmeye başladı yerleri. Gözler ağladı. O gözler neler görmüştü.-ve daha neler neler görecekti-Sırtındaki kamberi sundu gözlere,çiçekler yerine. Gözler onu reddeddikçe kar hızlandı. Karın ısırdığı yanakları alev gibi yanıyordu.
Farkında değildi ama yazılmaya başlayan her kelimeye kendini bulaştırıyordu bir şekilde. İnsan celladını bu kadar sevmeli mi? diye sordu kendine. `Gerekirse evet` dedi içindeki cellat.
bu kadar kalabalığın içinde kimse beni fark etmeyecek diye düşünmüştü. Sadece ayaklarına odaklanarak yürüyordu. Karda yürüyormuş meğer. İzlerini bulmaları için avcılara yardım ediyormuş. Çok geçmeden insanların aktığı bu kalabalık sokakta herkesle birlikte aynı yönde yürüdüğünü fark etti.
İnsanlarla aynı yolda gitmeyi ilk defa seçtiği o karlı sabahta kendi yolundan nice uzaklaştığını görmüyordu elbette. Önce her şey ılık bir ölüm gibi tatlıydı. Nefesindeki alkol gündüze kalmıştı ve kar durmadan yağıyordu...Durmadan...Elleri titreyerek karları avuçladı. Kargalar havalandı. Kardan yükselen kargaların uçuşturduğu kar tozları serbestçe yüzüne, omuzlarına ve saçlarına düşüyordu. Özür dilemeye gidecekti. Bir gece önce yaslandığı alkol duvarının sırtındaki kambere güvenip ayakta duracaktı. Öyle olmadı. Yıkıldı. Kafasını kaldırdığında ona bakan iki kocaman göz vardı. Rasgele öpmeye başladı yerleri. Gözler ağladı. O gözler neler görmüştü.-ve daha neler neler görecekti-Sırtındaki kamberi sundu gözlere,çiçekler yerine. Gözler onu reddeddikçe kar hızlandı. Karın ısırdığı yanakları alev gibi yanıyordu.
Farkında değildi ama yazılmaya başlayan her kelimeye kendini bulaştırıyordu bir şekilde. İnsan celladını bu kadar sevmeli mi? diye sordu kendine. `Gerekirse evet` dedi içindeki cellat.
3 Haziran 2015 Çarşamba
kısacık bir an
bir tıp sesi. ve sonra bir kez daha.
birbirine kavuşarak uyumaların vakitsiz uyanışlarında nefesine karışan kalp tıkırdamalarını dinledim. o kadar sessizdi ki uyandırmak istedim. bir an hissedilen dünya boyu korku. Korkularıma diktiğim her bir yalnızlık için dudaklarımı kanattım.
O an bir başka boyuttaki ben:Farkında değildim kanadığının. Şaşkınlıkla baktı. Hiç bir şey olmamış gibi dudağımda biriken tuzlu kanı yuttum. Devam ettim konuşmaya. O tekrar kanayacak mı diye bakıyordu istemsizce. Ben ise o anın bir an önce tükenmesi için şarkı söylemeye başladım. dudaklarımdaki her titreşim yuttuğum kanın midemdeki yolculuğunun benzini gibiydi. Giderek hızlanan kan sonunda durdu. Şarkıyı bitirdim. Biramdan bir yudum aldım ve bana türlü oyunlar oynayan dudak kanımı alkolle cezalandırdım.
birbirine kavuşarak uyumaların vakitsiz uyanışlarında nefesine karışan kalp tıkırdamalarını dinledim. o kadar sessizdi ki uyandırmak istedim. bir an hissedilen dünya boyu korku. Korkularıma diktiğim her bir yalnızlık için dudaklarımı kanattım.
O an bir başka boyuttaki ben:Farkında değildim kanadığının. Şaşkınlıkla baktı. Hiç bir şey olmamış gibi dudağımda biriken tuzlu kanı yuttum. Devam ettim konuşmaya. O tekrar kanayacak mı diye bakıyordu istemsizce. Ben ise o anın bir an önce tükenmesi için şarkı söylemeye başladım. dudaklarımdaki her titreşim yuttuğum kanın midemdeki yolculuğunun benzini gibiydi. Giderek hızlanan kan sonunda durdu. Şarkıyı bitirdim. Biramdan bir yudum aldım ve bana türlü oyunlar oynayan dudak kanımı alkolle cezalandırdım.
Paris Sıkıntısı
“Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman?ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.
Ama neyle?
Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; ?Saat kaç?? deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: ?Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
BAAAM!
Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM! Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM! Kimseye göndermeyeceğin halde yaz...
-
Zihindeki kara kutuları patlatmaca. BAM! BAM! BAM! Sadece rüyalarda olan şeyleri öldürmece. BAM! BAM! BAM! Kimseye göndermeyeceğin halde yaz...
-
çünkü ruhun siyah beyaz olsa da, akan kanın hâlâ kırmızı.
-
Küçük şeyler ne kadar güzel huzur veriyor! Bahçemizdeki sebzeleri sulamaya giderken, bahçede beslediğim 5 kuş türünden bir tanesi olan kuzgu...