23 Mayıs 2009 Cumartesi

wristcutters a love story

İntihar eden şahıslar "intihar kasabasına" paraşütlerle iniyor ve hepsi birbirine hapishane diyaloglarıyla konuşuyor sen buraya nasıl düştün hesabı:)
"how did you off yourself?"
Filmin adı "wristcutters" yerine "suicide town"filan olsaymış dedim çünkü bilumum intihar şekilleri görüyoruz. Mesela Sylvia Plath vari bir kafayı fırına sokma durumu yada elektro gitarının üstüne sahnedeyken bira döküp yüksek voltajdan göçme hali var. Bar sahnesinde joy division "love will tear us apart" çalarken Donnie Darko'dan sonra ilk kez bir filmde bu müziği duyduğumu fark ettim.
Tom waits var.Miracle camp'ın sahibi.-ben öyle diyorum-Otobanın ortasında köpeğini ararken uyuyakalır filan.Bilge ve kaçık havası var.
Müzikler şirin.Eugene karakteri oldukça eğlenceli.Eugene'in içinde karadelik olan bir arabası var yere düşen şeyler karadelikte kayboluyor.Bu en hoş kısmıydı.
Aşk ta var.5 dakika sonra döneceğim deyip dönmeyen kadınlar da var.
Tom waits güzel bir şey diyor mucizeler için:
"İt only happens if it doesnt matter
Comes without effort"
Belki moralim bozuk olmasaydı daha keyifli izleyebilirdim ama şimdilik 10 üzerinden 7.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

mirrormask

Neden bu kadar gecikmişim bu filmi izlemek için?İzlerken sık sık aklımdan geçti bu düşünce.Neil Gaiman sevip te bu filmi izlemekte bunca gecikmiş olmaktan hafifçe utandım doğrusu.
Film bir düş.Düşlerde bile ulaşamayacağımız bir düş belki de.Ortaya çıkan bu hayal görselliğini izlerken hayal gücünüzü küçümseyebilirsiniz. Hatta dar bir bütçeyle yapılmış olduğunu duyunca daha da bir saygıyla şapka çıkartabiliriz. Neil Gaiman senrayoyu yazıp Dave McKean'ın eline vermiş veee...Dehamız ustalıkla işlemiş ve muhteşem bir düş panosu haline getirmiş.Şu ana dek hep görselliğini övdüm ama film sadece görselikle bitmiyor.Sinopsisi de olduça güzel.Hani benim gibi ruhu bir türlü olgunlaşmayan insanları kıskandıracak cinsten.
Helena'nın annesi ve babası bir sirk sahibidir.Helena hokkabazlar,palyaçolar,pandomimciler ve cambazlarla dolu yaşamından sıkılmıştır.Bir gün annesi ile tartışır ve anne olayın akabinde hastalanıp hastaneye yatırılır.Bu duruma çok üzülüp kendini suçlamaya başlayan Helena bir düş alemine dalar ve burada mirrormask'ı bulmak için karanlık güçlerle mücadele eder.Aslında düşündeki herşey kendinin bir parçasıdır.Sonunda ise bu düşten uyanır ve mutlu sona kavuşur.
Fakat bu düş ona yaşama dair çok şey öğretir.
Film etiketlenecek olursa Oz büyücüsü,Björk,Alice harikalar diyarında,Salvador Dali ve Tim Burton etiketlerini almalı bence:))

19 Mayıs 2009 Salı

kozmik haydutlar-cosmic banditos-

Kuantum fiziği,atomaltı parçacıkları,zaman yolculuğu,paralel dünyalar,uzay-zaman,karadelikler ve bilimum kozmik ışınlara çok meraklı olup yetersiz fizik bilgisine sahip insanlara bir önerim var.

"Kozmik Haydutlar"


Yeraltı edebiyatını da sevmeniz gerek bu kitap için.Zira uyuşturucu kaçakçıları,kaçık tipler ve bol kaos var kitapta.Bir o kadar da keyifli.Keh keh keh diye güldüren bir keyif ama.


Özetle bir uyuşturucu kaçakçısı bir profesörün evini gasp eder ve profesörün kuantum fiziği ile alakalı kitaplarını okumaya başlar.Bir yandan CIA bir yandan FBI başına musallat olmuşken kuantum fiziğini kendi ve çevresindeki kaçık dostlarına aşılamaya başlar.Fakat kitap boş boş aksiyonla dolu değil.Aralarda fizik kitaplarından alıntılar okuyoruz ve yazar bu alıntıları banditoların-haydutların-yaşamı ile çok başarılı bir şekilde paralelleştiriyor.Yazar A.C.WEISBECKER.


ps:Kendisi hakkında fazla bir şey bilinmesini istemeyen bir yazar.Özellikle çift delik deneyinden bahsederken "entellektüel agorafobisi"olanlar burayı atlasın diyor:))


2008 yazıma damga vurmuştu bu kitap.Hatta yaz güneşinin altında zevkle içilecek bir kokteyle dönüşmüştü:))

davidoff coffee arayan ve bulamayanlara



sevdiğim nadir kahvelerden olan davidoff malesef eskisi gibi macroda yada tansaşta filan satılmıyor.İstanbul'da aramak lazım.Geçtiğimiz şubat ayında tanıdık tanımadık herkes seferber olmuştu davidoff coffee arayışıma...

şimdi bulduğum 2 yeri bildiriyorum:

1.Etiler Nispetiye caddesindeki büyük şarküteri(Pelit pastanesinin sırasında ışıkların oradaki)

2.Nişantaşı şütte.

Afiyetle.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

la cite des enfants perdus-Kayıp çocuklar Şehri-

Kendimizi anlatmak için kullandığımız sıfatların,kişilerin,kitapların ve filmlerin çok önemi vardır.Ben sevilen film ve kitapların insanı tanımak için çok önemli basamaklar olduğunu düşünmüşümdür hep.Canım istedikçe sevdiğim filmleri ve kitapları yazacağımı söylemiştim.Şimdi Kayıp Çocuklar Şehri'nden bahsetmek istiyorum.
Kayıp Çocuklar Şehri-nedense kenti demek daha çok hoşuma gidiyor-Jean Pierre Jeunet ve Marc Caro'nun ortak yapımı.İki yaşlı çocuğun düşlerinden ve hayal gücünden dirilen bir senaryo.Ruhumdaki büyümeyen çocuğa adanmış gotik,sürreal ve fantastik bir filmdir bu.Yeşiller kırmızılar ön planda yine.

Bir çok insan gibi Jeunet'i Amelie yi izledikten sonra keşfettim.Sonra diğerleri geldi tabi,Delicatessen(Şarküteri),A very Long Engagement,Alien Resurrection,Foutaises,Pas de repos pour Billy Brakko,Le bunker de la dernière rafale,Le Manage ve L'evasion.Bunların hepsi birer şaheser bence.Kayıp çocuklar kenti ise biraz daha özel sanırım.Fransız sinemasında her zaman sevdiğim en önemli şey dokunulmamış detayların ortaya çıkarılışı ve işlenişidir.Bunu Jeunet çok güzel bir kıvamda yapıyor.Ruh panayırımı besliyor adeta.Sürreal dokunuşlar yapıp gotik bir esinti bırakıyor.
Bu kadar konuştuktan sonra spoiler vermem gerekiyor sanırım.Ya da ben sadece detay vereyim siz izlemediyseniz izleyip bu detayları bulup bir bir şaşırın.
-Kostüm tasarımı Gaultier'e ait.

-Rüya görmeyen ve çocukların rüyalarını çalmaya çalışan ucube.

-Suyun içinde yaşayan bilge beyin.

-Tek bedenli çift başlı siyam ikizleri.

-Kırmızı ve yeşil.

-Müzikler çocukluğumuzu anımsatan müzik kutularından çıkıyor gibi. Angelo Badalementi yapmış.

-Leon'daki gibi masum bir aşk.


14 Mayıs 2009 Perşembe

Yine sonsuzluk ve bir gün...


-Yarın ne kadar sürer Alexander?
-Sonsuzluk ve bir gün kadar...
Theo Angelopoulos'un her izlediğimde beni mutlu eden, Eleni Karaindrou'nun müziklerine doyduğum filmi "ETERNITY AND A DAY"i bir kez daha izledim.Sanki her karesi bir fotoğraf. Ashes and the Snow gibi.1998 yapımı ve hala hatrı sayılır bir karizması var bu filmin.



Küçük Arnavut mülteci ile yaşlı ve ölmek üzere olan yazarın diyalogları çok vurucu.Çocuğun başkalarını dinleyerek sözcük çalması ve bunu para karşılığı yazara satması da çok hoş bir detay.
Angelopoulos filmlerinde sıkça görülen sarı yağmurluklu adamlar da filme kendinizi kaptırdığınız bir anda ortaya çıkıp bir Angelopoulos filmi izlediğinizi hatırlatıyor adeta.
Bir yalnızlık ve ait olmayış filmi.Filmdeki ana karakterler hiç bir yere ait değilller ama içlerinde hep bir ait olma özlemi taşıyorlar.Eleni Karaindrou bir taşı bile eritecek güzellikte müzikler yapınca da film izlenesi filmler listemden "izleyip beğenip tekrar izlediklerimin"listesine hakkıyla giriyor.

7 Mayıs 2009 Perşembe

uzaylı zekiye


Fantastik kahramanlar köşemde Barbaros Hayrettin'den sonra bugün Uzaylı zekiye var:
Bu, 90ların başında çok sevdiğim bir tv dizisiydi.Dizinin ismi gibi, kendisi de pek komik insandı zekiye.Cin bakışlı,iki yandan örgülü saçları ciiuvvv ciuuvv yapan efektleri vardı.

zekiye genel olarak dizide güneş patlamalarından etkilenir ve mahallelinin "evde kalmış kız" yakıştırmalarına aldırmadan keyfine göre takılır.Saçlarına bigudi yerine ince belli çay bardağı saracak kadar da yaratıcı birisidir:)

absürd ve 80 kuşağı çocuklarının clementine ile başlayan kabusunun masumane bir devamı niteliğindedir benim için.

çiğ tavuğun ütü masasında ütülenmesi ,kabuklu yumurtayla yapılan kek,gözleri kırmızı ateş saçan ve muhtemelen küçük kardeşlerin korkulu rüyası fantastik insan uzaylı zekiye TRT nin 80 kuşağının üzerindeki travmatik ve absürd etkisinin muhteşem bir örneğidir.

Ne yalan söyleyeyim bir gün televizyonda görsem yine durup izlerim...

3 Mayıs 2009 Pazar

yeni takıntım


magnumun mayan mystica'sı!mayalar ve mistizmin birleşimi.hem ilgi alanlarıma hem de damak zevkime nasıl bu kadar hitab ediyor inanamadım!içinde yok yok!sütlü çikolata, karamel parçaları, tarçın ve bal!

Kakao, Maya tarım ve dininin temel unsurlarından biriydi. Kakao, Maya toplumunda bir alışveriş birimi olarak vazgeçilmez bir rol oynadı. Maya ve daha sonra Aztek uygarlıklarında, `nocacau` (benim param) ve `mocacau` (senin paran) gibi bileşik kelimelerde de kullanıldı. Hatta vergiler kakao çekirdekleriyle ödendi. Mayalar için çikolata öyle değerliydi ki, ona `sıvı altın` diyor ve çikolatayı tapınmaya değer buluyorlardı.
Aztekler, bilgeliğin ve gücün kakao ağacından yenilen meyvelerden geldiğine inanırlardı. Kakao, besleyici, güçlendirici ve afrodizyak özelliklerine sahipti. Aztek İmparatoru Montezuma, kırmızı renkli koyu çikolata içerdi. Magnum Çikolata`nın Mayan Mystica çeşidinde yeniden hayat bulan ballı ve tarçınlı çikolatayı, günde 50 kadeh içecek kadar çok sever ve onu, bir kez kullanıldıktan sonra atılan altın kadehlerde içerdi.(http://www.tumgazeteler.com/?a=4439596)

ben de bu güzel çikolatayı fırsat buldukça yiyor ve fotoğraflıyorum:))

2 Mayıs 2009 Cumartesi

anouar brahem ve john surman'lı sabah


Anouar Brahem'in 2009 sonbaharında yeni albümü çıkıyormuş.Pek bir sevindim!Anouar Brahem'i bilmeyenler için tek cümle ile özetlemeye çalışacağım."Brahemle kendinizden geçmiyorsanız müzik dinlemeyin"-pek bir iddialı oldu ama:)-Kendisi Tunuslu bir ud üstadıdır ve caz yapar.Vakti zamanında Cezmi Ersöz'ün bir şiir kaseti geçmişti elime.Şiirleri dinlememi engelleyen bir şey vardı.Arka fonda çalan esrik müzik.İşte o Anouar Brahem'di,nam-ı diğer Enver İbrahim.İlhamını nereden aldığı sorulduğunda "... bir yandan göğe yükselir ve daha fazla yer kaplarken, diğer yandan gelişmeye ve köklerini toprağın derinliklerine gömmeye çalışan bir ağaçtan... ” der.Thimar albümünde ise üflemeli çalgıların kralı John surman var.Bu albüm Almanya’da Preises der Deutshen Shallplattenkritik Ödülü’nü kazandı ayrıca İngiliz dergisi Jazz Wise tarafından da Yılın En İyi Caz Albümü seçildi.John surman benim için gelmiş geçmiş en romantik saksafoncudur."portrait of a romantic"i dinleyin dinletin...Güne Thimar'la başladım.Bir elimde de şeftalili çay.

dip not: Anouar Brahem Jan Garbarek'le birarada olunca da sufle üstü dondurma kıvamı oluyor.Benden söylemesi:))

1 Mayıs 2009 Cuma

galatamoda festivali bu sene akaretlerde



geçen yıl galatada 1.si yapılan moda festivalinin ikincisi Akaretler Sıraevler'de 6-10 Mayıs arasında olacak ve Türkiye’nin en önemli moda tasarımcılarından 31’i, özel hazırladıkları koleksiyonlarını tüm İstanbullular’a sunacak.

Bu arada bahar bir türlü gelemedi.Kuşe kağıtlara basılmış rengarenk moda dergilerine bakıyorum sonra bir de havaya bakıyorum sinirim bozuluyor.Tam alışveriş moduma giriyorum bir anda yağmur başlıyor.Ekonomik kriz dalgası meteoroloji ile de anlaştı sanırım.

Bu sene etrafta yine gladyatör sandaletler ve marine teması hakim.Bir de bir türlü sevemediğim boyfriend jacket modası geri geldi.oysa benim ruhumda hiç olmadığı kadar yumuşak bir sadeleşme va nedense.hiç girmediğim mağazalara girmeye başladım.ciyak ciyak bağıran rengarenk kıyafetlerimle oluşturduğum underground tarzıma neler oluyor?geçici bir dönem olsa gerek.Ben yine de Galatasaray'daki chic'e bir uğramalıyım.Japon street fashion meraklıları chic'i keşfetmediyse yazık olmuş.Her parçadan çok sınırlı sayıda oluyor.Mesela ayakkabılar her numaradan sadece 1 tane.Çılgın tasarımlar.Öyle ki giymeye kıyamıyorsunuz!eski fotografları karıştırdım ve en sevdigim ayakkabılarımı ilk aldığım zamanlarda çektiğim bir fotografı buldum.:))muhteşem değil mi???

eskilerden



sinirim bozulunca-yani biri bozmaya çalışınca-sıkı bir ilişkiye giriyorum kendimle.Çeşniler katılmış olunca eksilerime-talep,genişlik,güven,düzen-mutlu oluyorum aksine.

lakayıtlığı sevmem,ama anlayışı dar değilim "sınır"kelimesini kullanacak kadar.Yedek bir aldanış saklarım her ihtimale karşın,bu kadar da insan olalım ama değil mi?

kınamadan kabullenip,acımadan sevme vakti.

ütopyalarımı öp yeter bana.